3 Nisan 2008 Perşembe

CANIN İSTERSE DOĞ GÜNEŞ, İSTEMEZSE...

Nasıl olur gülümsemeden uyanırım doğan bir güne. Hayat içimde uyanırken ve doğum sancılarını hissettirmezken gün. Dönmekten bıkıp usanmayan bir dünyada, dönencesinin uzağında korunaklı düşüncelerimdeyim yine. Aynı masada oturduğumu mu düşünüyorsunuz her sabah uyandığımda. Yanılıyorsunuz. Bu masanın üzerinde görünmeyen bir dolu dünya biriktiriyorum sayfa sayfa görünmez kâğıt balyalarında. Yer kaplamıyorlar, huzur kaçırmıyorlar. Fırtınalı olanları her karşıma çıkışında balyanın altına atıyorum uzunca bir zaman daha görünmesinler gözlerime diyerek. Gülen yahut aşkı getiren her ne kadar hikâye varsa onların içerisindeyim. Yeniden yeniden satırlarında kayboluyorum.

Sabaha kadar uykuyu uyuttum koynumda, gecenin sessizliğinde. Son baktığımda saat dörde yine çeyrek vardı. Aklımın derinlerinde aptal bir oyunun içine düştüğüm o kâbus. Biri imtihan ediyor öbürünü, öbürü dediğim yakınımda duruyor. İmtihan konusu benim. Sabrımın sınırlarını zorluyor fütursuzca, biri dediğim. Öbürü olan yapılanı göremeyecek kadar zil, sarhoş âşık birine belli ki. Olaylara bulunduğum yerden bakamayacak kadar kendini kaybediyor. Susmam gerektiğini düşünüyor her nedense ve bunun talimatını veriyor durup durup. Hiç tanımamış beni diye düşünüyorum. Ne zaman şahsıma bir saldırı olmuş da susmuşum ki acep diyorum. Açıyorum bayramlık ağzımı göz yummadan. Zira biri olana öbürü dediğim öyle bir tutulmuş ki, ne hissetiğimi ve nasıl aşağılandığımı her şey bir yana, bana ne yaptığını zerrece umursamıyor ve birine söyleyeceğin her şeyin muhatabı ben olayım diyerek atıyor kendini gayya kuyusuna. O dakika açılıyor gözlerim. Aşk hala var bu dünyada ve hala yaşıyor birileri bu duyguyu demek diyerek.

Önlerinde eğiliyorum. Böylesi sevenler görmek bile umut verici. Puzzle’cı âşıkların hanesine bir artı daha koyuyorum. Ve geldiğim oyunlar hanesine de bir artı.

İçimdeki yaşlı kadın konuşuyor “e be evladım, madem bu kadar seviyorsunuz birbirinizi, ille birilerini inciterek mi anlayacaksınız birbirinize duyduğunuz aşkı” diye homurdanıyor. Aklıselim tarafım “kırılma, hanım teyze” diyor “ devir böyle… Senin yaşına geldiklerinde onlarda senin kadar rahat konuşabilir hale gelecekler kendileriyle ve başkalarını aracı etmeden duygularını tartabilecekler nasılsa. Şimdilik bu kadarı geliyor ellerinden, kusur sayma.” “iyi de…” diyor ihtiyar kadın “bu garibimin suçu ne idi? Biri hakaret noktasına getirdi, öbürü yarabbi şükür diyeceksin diye diretti”. Aklıselim: “Allah bu garibi ne zaman başka türlüsüyle karşılaştırdı ki hanım teyze? Bunu da kaldırır bunun da ceremesini çeker üzülme. Yılları boşuna mı yaşadı. Bakma sen onun böyle inceden dokunduğuna kelimelere. Taşlaştırdılar çoktan onun yüreğini. Hakları kaldı her zulmedende. Bir gün alacağını biliyor ya. Huzurludur yinede. Seyret bak, geriye dönüp bakmayacak bile yine yürüdüğü yolda. Ve tek damla gözyaşını ziyan etmeyecek kıymetini ayaklar altına atanlara. Son demişti ya daha başında. Ben asıl ona seviniyorum. Bir dahası olmayacak bu dünya aldatmacasının inşaallah. Yağmurlu günde bir yudum su isteseler vermeyecek kadar üzdüler ya nasılsa. Böylesi daha iyi şimdi ona. Bırak gitme sende üzerine. Dinlensin. İşlerine güçlerine bakacak ve mutlaka susacak içinde kalan acıyı. Yolcu ettikleri düşünsünler bundan sonrasında. Helallik vermediğini ve hakkı kaldığını. Kendisi gibi zannetmeyecek bundan sonrasında hiç değilse karşısına çıkanları.”

Neyine ağlayayım ölen günün arkasından bu adı karalanan şehirde. Sen ağla Ankara, ben senin seyrindeyim. Ne o, güneş mi döndü sırtını. Döner gelir nasılsa… Ağlayacaksan ağla ama takma sende kafana. Bırak. Canı isterse doğsun, istemezse…

Hiç yorum yok: