26 Ocak 2008 Cumartesi

...DAŞ'IMA...


Yolumdaki .daşım
Hangi yola düşsen çıktığın aynı mevzi
Ölülerin tükettiği her ütopya
Çekildikleri ilmikten belli
İnce uzun boyunluların
Her zamanki akıbeti
Asılmaktır hayata
Adet olmuş bir kere
Cezası başka olmaz
Olsa olsa bir çocuk bakakalır
Geride…
Hangi dava arkanda kalsa çürür
Dedin ya, bitti gitti dünyası
Ne uyabilirsin ona
Ne uydurabilirler sonunu
Asarlar bir sabah ezanıyla
İmam can vermeden başlar okumaya
Kulağında inansan da inanmasan da
Birkaç mukaddes kitap sözü
Unutulur doğru bildiğin kalp gözü
Cezanı bağlarlar darağacına
Çekerler sürüyemediklerine inat
Çekerler hayatını kahpe bir kararla
Bir inat kalır vatan aşkın içinde
Unutulur adın
Yutkunurlar ardından
Susar ille de eşin dostun
Olsa olsa bir çocuk hatırlar
Ezerler…
Yoluna yol bulursa
Tükürür bir gün yüzlerine…

23 Ocak 2008 Çarşamba

CEMAAT YAPILANMALARINA İLİŞKİN


Hanginiz bir aslanın karnını doyurmak için yakaladığı ceylan için vah vah diyebilirsiniz. O ceylanı yakalamayıp güçten düştüğünde çakallara ve sırtlanlara yem olacağını bilerek hayat mücadelesini bırakması ne kadar doğrudur.

Anlattıklarının anlaşılmadığına dair sitemler biriktirenlere bugün sitemim. Kendi anlaşılamamalarının önünde kocaman dağlar gibi duruyor, başkalarını anlamayışları. Her yaşayanın kendince doğruları ve haklı sebepleri var.

Sosyal bir gurup içerisinde kalmak kişilerin aidiyet duygularını tatmin ederken, aynı zamanda da güven duygusu verecektir. Hele de bizim ki gibi özgüven eksikliği içerisinde büyütülen toplumlarda bu son derecede önemli bir duygudur. Aileler ve eğitim sistemi bu denli acımasız şekilde kişileri özgüvenden yoksun yetiştirirken, sosyal guruplar bir ölçüde yalnızlıklarından kurtarıyor bireyleri.

İnanç eksenli gruplara baktığımda gördüklerim son zamanlarda beni çok da memnun etmiyor. Zira bu tarz birlikteliklerin bireyleri olumlu motivasyonlarında ve kolektif çalışmalarında ciddi aksamalar ve eksiklikler tespit ediyorum. Doğum sebeplerinden uzaklaşıldığında, doğum aşamasındaki kurucuların bir süre sonra ayrıntılarda grup içi yapılanmanın eksiklerini ve grup üyelerinin ihtiyaçlarını görmekte aczi yete düştüklerini gözlemliyorum.

Türkiye coğrafyasına bakıldığında, cemaatler diyebileceğimiz yapının içerisinde sıralamaktan çekinmediğim Alevi toplumu yahut Sünni toplumu cemaatlerinin kendilerini ifadeleri konularında ciddi yanılsamalar ve gerilemeler gözlemliyorum. Bu yalnızca uzaktan bir bakış açısı. Bu bakış açısı bir fotoğraf makinesinin zoom ayarlamasının, bir uzak, bir yakın objektif ayarlamalarıyla seçebildiklerim.

Bahis mevzuu cemaatler on ya da yirmi yıllık yapılanmalar değiller. Yüzlerce yıldır süre gelen yapılanmalar bunlar. Cemaat çalışmalarında en çok gözlemlediğim şudur: Her cemaat yalnızca kendini doğru kabul edip, felsefelerini açıklayıp anlatma kaygısında. Cemaatleri içindeki iyi niyetli kişilerin ya da kasıtlı zoraki anlayışlılık gayretleriyle, diğer cemaatlerle ilişkiye geçtiklerini biliyoruz. Birbirlerini ikna etmeye uğraşmak ya da “hayır yanlış düşünüyorsunuz, siz zaten hep böyle yaparsınız” tarzı yaklaşımdan, bir adım daha öteye gidemediklerini tesbit etmekten son derece üzüntü duyuyorum. Aynı dini inanışa sahip insanların, çok basit ayrıntılar yüzünden birbirlerini anlamaktan uzaklaşmaları, üstelik bunun bu cemaatlerin entelektüelleri tarafından yapılıyor olması üzüntümün asıl sebebi. Yapılması gereken onca güzel şey varken, kültürel silahlanmayı hep biri birlerine karşı girişecekleri söz düelloları için edinmeleri apayrı bir garabet.

Ülke içinde bu toprağın öksüz çocuklarının vasisi gibi onları yetiştirmeyi görev addeden Sünni cemaatlerin en büyüklerinden birinin, kurumları için kullandığı binaları almaya başladığında, yani mülk edinme alışkanlıkları başlayıncaya kadar son derecede saygın ve cidden fisebilillah bir gayret içerisinde oldukları aşikâr bir gerçeklikti. Oysa bugün ciddiyeti sorgulanır ve gelecek için ümit vaat etmez hale gelmiştir, yapılanmaları. Yıllar boyunca sabır telkin ettiği ve grubu ayakta tutup omuzlayan eğitimcilerine verdiği kıymetsizlik, yükseliş grafiğini düşüşe geçirmiştir. Kuruluş yıllarından beri bahsi geçen eğitimciler zaten bu ekimin başkalarınca devşirileceğini bilerek kolları sıvamış ve çalışmışlardı. Her biri son derece iyi niyetle kişisel performanslarını ortaya koymuşlardı. Ama üzüntü duydukları şudur sanıyorum: tırnaklarıyla kurdukları kurumları avuç avuç heba edenlerin ellerine geçmiştir kurdukları bu sistem ya da geçecektir. Basiretsiz yöneticilerin iş başı yapması, birkaç iyi niyetli yöneticiye rağmen beklenen sonu engelleyemeyecektir.

Karşısında vereceğim örnekse alevi toplumumuzla ilgili olsun istiyorum. Pir Sultan Abdal’ın çizdiği çerçeve içerisinde kendi kuralları ve renkli var oluşlarına rağmen zaman içerisinde varlıklarını sürdürmek konusunda ciddi bunalımlar yaşıyorlar. Bu sosyal yapı içerisinde bulunanlar uzun yıllar boyu Aleviliklerini açıktan yaşayamamış olmanın dışında, birlikte olduklarında sesleri biraz daha gür çıksa da, aslında her dönemde susmaya devam etmişlerdir. Cahil bir topluluk olmaktan öteye geçebilmeleri için kurulan dernekler estetikten yoksun, topluma gönlünü açamayan zor ve gizli bir teşkilat gibi varlığını sürdürmekten bir adım öteye geçememiştir. Yapılması gereken birçok şey varken, yazık ki durmadan iç yapılanmada ki ayrıntılarda boğulduklarını gözlemliyorum. Yetiştirilemeyen bir iç yapılanma var. Grup içi eğitime nereden başlamaları gerektiği ile ilgili bile bir karar veremediklerini düşünüyorum. Bu konuda diğer cemaatlerin yapılanmalarıyla ilgili sosyolojik bir inceleme yol gösterici olacaktır muhakkak. Bir kere grup içi bilinçlenme sırasında kadınların son derece büyük bir önemi olduğu açık. Ama dışarıdan görünen şu ki, grup içi erkeklerin bile aslında konuya ciddi bir yaklaşımları yok. Oysa bu toplulukta en çok beğendiğim unsur kadınlı erkekli bir davaya sımsıkı sarılabilecek kadar samimi ve geniş bir vizyonlarının bulunması. Fakat yazık ki genetik olmamasını ümit ettiğim bir erken isyan düğmelerinin ve hoşgörüsüz yaklaşımlarının olmuş olması. Ani tepkisellikleri yüzünden aslında kazanabilecekleri bir mücadeleyi kendi elleriyle kaybetmekten çekinmeyen bir agresif yapılanmaları var. En iyi yapabildikleri, tehlike anında ya da bir araya gelinmesi gereken zamanlarda bir araya gelebiliyor olmaları. Bunu sınırlarını koruyan bir köyün küs komşularına benzetiyorum aslında. Yazık ki tespit ettiğim şudur ki Pir Sultan Abdal’ın çizgisini genişletemezken, var olunan çerçevenin hatlarını bile belirgin hale getiremiyorlar.

Bu tarz cemaatleşmelerin ve sosyal grupların bir ülke için çok verimli yapılanmalar olduğuna inanıyorum. Oysa bu yapılanmalar bütünlüklerini ve gelişimlerini tamamlayamadıkları için kendilerine bile hayretmez bir durumda bocalamaya devam ediyorlar. Her birinin felsefi ilk çıkış anlarında, tertemiz ve tüm insanlığı kucaklayan görüşleri, ikinci kafaya anlatılmasından itibaren özünü yitirmeye başladığını ve bozulmaya uğradığını müşahede ediyorum.

Kendini anlatmaya uğraşan her insanın bağırıp durmaktansa öncelikle karşısındakini dinleyerek anlatacaklarındaki tespitlerin doğruluk ve yanlışlıklarını analiz ederek, kendi gelişimi için paylar çıkarması gerektiğini düşünüyorum. Bu minvalde, aslında kendini anlatmaya çalışan her insan ister istemez dinlemelerden bir fayda sağlayacaktır, kendi namına. Akabinde toparladığı yapılanmasıyla kendini ifadesinin kolaylaşacağını düşünüyorum. Dinlenen insanın dinleme borcu olduğunu hissetmemesi imkânsızdır zira.

Ülkemizdeki cemaatsel yapılanmalarda ki hasım politikalarının bir an önce bir tarafa bırakılması ve hatta daha ileriye gidip tasfiye edilmesinin bu yapılanmaların olumlu gelişimleri adına iyi bir gelişim süreci başlatacağı ortada. Cemaat yapılanmaları içindeki faaliyetlere katılan katılımcıların, alkışlamalarından kurtulabilen yönetim kadroları, düşünsel anlamda farklı seslerin yorumlamalarını dinlemeye başladıklarında, gelişim sürecinin içerisinde katılmış olacaklardır. Kişisel beğenilerin dışına çıkmak ve ego tatminleri için, son derece kritik zamanlar içerisindeyiz. Bunların, derhal terk edilmesi gereken zayıflıklar olduğu ortada.

Cemaat içi alkışlamalardansa cemaat dışı sert yorumları duymak ve bunlara göre yepyeni vizyonlara gitmek gerekli bu aralar. Değilse kendi içimizdeki gelişimi sağlayamadığımız gibi, beklediğimiz genişleme ve kültürel zenginliğe de hiçbir zaman ulaşamayacağız.

16 Ocak 2008 Çarşamba

MUKADDES DEĞERLER VE BAKIŞ AÇISI


Avusturya'da İslam karşıtlığı ve yabancı düşmanlığı ile bilinen Özgürlükçü Parti (FPÖ) Graz kenti belediye başkan adayı Susanne Winter, yeni yıl kutlamalarıyla ilgili olarak partilileriyle bir araya geldiği bir toplantıda Hz. Muhammed (sav) le ilgili ağza alınmayacak beyanlarda bulunmuş. Durum, tabii olarak İslam düşüncesi ve inanışındaki insanları üzmüştür.

Türklerin özellikle bu konuya ne kadar duyarlı olduklarını bilmeyen bir hanımın ülkesindeki ağırlıklı türk göçmeni hiçe sayarak böyle bir açıklama yapması cidden, aslında siyasetten bile anlamadığının ispatı bana kalırsa.

İnanışlarına göre Hz. İsa a.s.’ı çarmıha gerdiklerini düşünürseniz aslında ne derece bir saygı ve vefa taşıyabilecekleriyle ilgili bir fikriniz olacaktır nasılsa. Yaşadığı dini istismar edip kendince yorumlayan ve kutsal bir kitabı yeniden yazan bir inanışın çocukları olmak onlara yeterli bir zulümdür aslına bakılırsa.

Güzel Politikacı arzı endam ederken güzelliğin yeterli olmadığını en azından düşünür gibi yapması gerektiğini söyleyen birileri olmuş olmalı. Zira dünya üzerine gelen düşünürlerin ortak çıkarımlarına muhalif bu tarz bir düşünüş ancak Türklerin tabiriyle böylesi bir “eksik etek”in ağzına yakışırdı.

Dünya üzerinde yapılan devrimlerin en büyüğü olarak gösterilen İslamiyet ve gelmiş geçmiş en büyük devrim lideri olarak tesbit edilen Hz. Muhammed (sav) le ilgili, kişiler ağızlarını açmadan önce hiç değilse biraz da olsa bilgi sahibi olmalılar.

Tarihçilerin tarihi incelerken dört temel kuralı vardır. Bu genç politikacının okuması gereken, eğitimini görmesi gereken pek çok konudan biri de tarih olsa gerek. Tarihi bir konu hakkında konuşulurken dönemin şartları iyi incelenmelidir. İftira edilerek tarihsel gerçekliklerle ilgili tahrifat yapmanız mümkün değildir. Söylediğiniz sözler yalnızca sizi bağlar. Dünya tarihine hiçbir şeyden anlamayan bir zamanların güzel ama akıldan yoksun belediye başkanı adayı olarak anılırsınız. Daha da fazlasını bulamazsınız.

Şimdi konuyla ilgili, Avusturya savcılığı, Hz. Muhammed'e hakaret eden Graz belediye başkan adayı Susanne Winter'in sözlerinin halkı kışkırtıcı olup olmadığı hakkında soruşturma açacakmış. Cahil toplumların yetiştirdiği cehalet artığı konuşmalar hiçbir zaman İslam inanışındaki insanları kışkırtıcı bir unsur olamaz. Zira zahir ve batın olmak üzere her olaya iki yönlü bakabilen bir inanışın insanlarıyız. Ama ortada bir hakaret var. Suç varsa cezası da vardır. Evet, ortada bir suç var suçlusu göz önünde üstelik. Hanımefendinin zatına ya da sevdiklerine bu tarz bir iftira söz konusu olduğunda verilecek ceza her ne ise o kadarı ceza olarak münasiptir. İslamiyet’e inananların gönülleri huzura erecektir.

Konuyla ilgili ulaşılabilecek çok da basit bir netice vardır. Zeka, güzellikten her zaman çok daha çekici olmuştur. Parti politikaları içerisinde, güzellikleriyle vitrine çıkartılan hanımlarla ilgili yeni bir bakış açısı oluşturulmadığı takdirde, ilerleme kaydedilmeyeceği aşikardır.

Son dönemde Avrupa’nın siyasi konularına baktığımda gördüğüm yalnızca şu, hızla yozlaşmaya devam ediyor. Çok yakında birlik içinde olmaları bile Avrupa kıtasını kurtarmaya yeterli olmayacak. Bu sebeple Türkiye’nin uzun bir müddet bizi içinize almayın alt ve gizlilikli beyanı son derece doğru bir yaklaşımdır. Çökmekte olan bir yapılanmanın içerisinde bulunmak bize hiçbir şey kazandırmayacaktır.

26 Aralık 2007 Çarşamba

SAHİPLİ DÜŞLER

Diyen dedikten sonra bir defa daha söylemenin bir zararı yoktur nasılsa. Arayan buluyor gerçekten belasını da Mevlasını da. Yeter ki bulunmak istensin.

Bulduğumun resmidir bu satırlar. Buldum yitiklerimin başlangıcını. Nöbet tutan bir kederle bekliyormuş meğerse bulmamı. Melez tenini güneş ve zaman incitmemiş hiç. Her şeyi olmuş, zaman denilen yalanın sayfalarında. Bir kedisi olmamış ama hiç. Bir küçük kedi sarılmamış ve sürtünmemiş paçalarına. Yalvarmamış sev beni diye. Geçen yılların içinde bir yer bulamamış beyaz tüylerine. Sokak kapısının arkasında unutulmuş yıllar yılı. Sesi çıkmamış. Ağladığı duyulmamış.

Soğuk bir apartmanın merdivenlerinin arkasında bulunmayı ummuş yıllarca. Sahibini görmüş hep rüyalarında. Kâbuslarını kovmuş onsuz gecelerce. “Hayır yaşıyor!” diye diretmiş “gelecek bir gün biliyorum, alacak evinin içerisine!”. Kim istese sevdirmiş kendini esirgemeden ama içindeki acıyı dindirememiş. Yabancı kollarda hakikat olan el sevdalarına bile dayanamamış. Bulursa doyduğu, bulmazsa doymayı uydurduğu bir hayatı yakalamış kendi kuyruğunda.

Arada bir sokağa çıkmış. Bakınmış sağa sola bir ümitle. Görür müyüm görünür müyüm diyerek. Ne gören olmuş ne görünebilmiş. Güneş gözlerini almış, fersiz kalmış. Bir masal yazmış tüylerince uzun uzadıya. Başka kedilerle dalaşmadan ama arkadaş ta olamadan. Yürümüş sokaklarca. Minare tozlarını koklamış gölgelerinde. Gözüne gölgeler düşünce, başı göklere yükselmiş. Gördüğü ince uzun beyaz şahadet gibi duran minareleri şahit tutmuş tek başına gezdirdiği yalnızlığına. Korkmuş bulutlara bıçak gibi saplanacak minarelerden. Ya bu kadar uzaksa varlığın diye ve ya bu kadar uzunsa bulunduğun dünyaya uzanan yol. Ağaç olsan tırmanır çıkılırsın. Rüzgâr olsan tövbeyle sığınırım. Şimşek olsan… Allah kerim.

Yılları uçurtma kuyruklarına eklemiş yeni yetme çocuklar. Ne kadar uzun olursa o kadar güzel uçacağına inançla. Yorulmuş üstü açılmadık günahta. Soyunmuş varlığından, dönüp geldiği merdiven aralığında yummuş feri sönen gözlerini ve uyumuş derin bir uykuya.

Ummuş geleceğini ama. Söylenen tüm yalanlara inanması bundanmış. Ümit etmekten başka payına kalan olmamış. Anlamış dalarken rüyaya. Hayat denilen heyula aramakla yorarmış. Bulan bulduğunu indirirken kucağından, kıymet ve değerini bilemeden, bulamayanı kuyruğunu yakalamaya çalışan kediler gibi dolanır, ağlarmış. Son bir rüya dilemiş Mevla’sından sahibini göstersin diye. Bir düşün içinde saklamış sıcaklığını ve derin bir uykuya bırakmış kendini.

Bulduklarında tiksinerek bakmışlar çıplak uyuya kalan kediye. Bir kürek ucuyla kazımışlar olduğu yerden bir poşete koymuşlar iğrenerek. Bir zamanlar yaşadığının önemi olmamış. Bir kadın söylene söylene yıkamış en keskin deterjanlarla kedinin sahipli düşlerini dökülen yerlerden. Nefret etmiş buradan başka bir yer bulamadın mı diye dırdırlanmış. Küçük bir çocuk elleri dudaklarında, tırnaklarını ısırmış. İki damla yaş bulmuş kalbinde gizliden. Annesinden habersiz acımış bir rüyanın kazınışına. Kedinin gözünde donup kalan gözyaşı, bir çocuğun gözlerinden tazecik kalbine, ömrünce kurtulamayacağı bir keder olup akmış.

24 Aralık 2007 Pazartesi

SOBE ZERRİN PAPATYAM SOBE KİHKİHKİH ::::)))))))))))

BANA DAİR (II)

Hayatı karıştırmamak lazım. Yeterince karışıkken zaten genç fırtınaların elleri ağızları bağlanmışken, bir saatten sonra yeniden üflememeli tabiatın meleği rüzgârlarını. Yorgun zamanların yorgun ve yaşlı çocuklarıyız biz. Uzun yollarımız oldu. Uzun yalnızlıklarımızı doladık boynumuza. Kışları eldivensiz geçirdiğimiz ellerimizi ısıtmak için yanımızdaki sevgilinin ellerini tuttuğumuz zamanlarımız vardı. Kızamığın hala popüler olduğu zamanların çocuklarıydık ama geçti. Atlattık. Çiçek aşılarımız oldu kocaman güller gibi kollarımızda açan. Tenlerimiz siyahtı bizim. Kaybettiklerimizin meleziydik. Nedense iyi durmadı aşka saran sarmaşıklar üzerimizde. Vatan nidaları atarlardı büyüklerimiz. Gurur denilen bir şey vardı. Dönüp giderken geriye dönüp bakmamak vardı. İçinde biriken acıları içinde saklamak en iyi hasletti. İyi kötü bir yol tutturmaktı esas. Gizlice dinlediğimiz aleni isyankâr şarkılar çalınırdı kulaklarımıza. Yollar yürümekle bitmez derlerdi. Daha da kızardık daha da susardık. Acılarımıza bile gülebilen bir nesildik. Olmaz olasıca bir nesildik. Apolitik dedi kimi yeni yetmeler. Yaşadıklarımızı biliyorlardı. Onlar kadar özgür olabilseydik ve onlar kadar serbest bırakılsaydık ilk sivil ihtilali kendimizde yapardık. Unuttukları tek şey her şeye rağmen bu kadar dayanıklı olmasaydık bugün bu kadar imkânlarının olamayacağıydı. Yeterince değerlendiremedikleri ortada yinede.

Hayat bu kadar zor değildi hep bildim bunu. Bu hale getiren bizden başkası değildi. Berbat etmeyi istedikten sonra berbat olabilmesi çok kolaydı. Üzerine gitmek gerekmedi hiç. Sadece durarak bile yaşayabiliyorken insan, ille de deşelenmek istiyor nefsi. Sona giden bir yolun başından beri biliyorsun ki bu bir yol. İster yürü ister seyret. O son seni mutlaka bulacak bir gün bir şehrin ara sokaklarında. Üzerinde ister güneş parlasın ister ayın şavkı vursun gözlerine. Yakamozları görecek gözünün olmaması bir yana gönlün olmadıktan sonra sandal sefalarına ne lüzum o saatten sonra.

Bu gün bir kâbus olmalı diyorum yalnızca. Sanki bir anda eskiyecek genç bedenime sıkışmış yaşlı ruhum. Saçlarıma bir anda zemheri vuracak ve bir anda güneş kavuracak yüzümdeki topraklarımı. Feri sönecek ışıldayan gözlerimin. Yollar… Ne çok ayrılıklar ne çok sapaklar ne çok tali yollar doğurdu öyle.

Bir kızım olsun istemiştim hep sözüm vardı kendime. Oğlumdan sonra olsun diye duam vardı. Ece koyacaktım ismini güya. Ömrüm koymalıymışım belki de. Hani şu insanların resmiyetlerine indirilen en güzel darbe de bu olurdu belki de. Hep söylediğim gibi ismiyle hitap edemeyişime en güzel tepkim olurdu. Seslenen her kesin ömrü olurdu böylece. Sevgiyi zorla duymanın en güzel yolu olurdu. Söylemeye çekinen korkakların işlerini kolaylaştırmış olurdum böylece. Seni seviyorum diyemeyip herkese ayrılığı kefen edip yaşarken üzerlerine giydirenlere iyi bir ses iyi bir sesleniş olurdu bu isim.

Hâsılı tükenmesi gereken bir kap çorba gibiydi hayat. Tamda hastalandığında kaynatılıverilen. Ne bileyim işte öyle bir şeydi sırrı falan yoktu. Tercihlerin vardı. İhtimallerin… Öylece kurulan düzenler vardı. Her birinde figürandın sadece. Ne olursan ol değişmeyen rollerini giyerdin üzerine. Bir tek kendi hayatının kahramanıydın. Kahramanlığını senden başka kimse bilmiyordu. Tüm kâinat senin için yaratılmıştı. Ama sen bir şey istememenin suçlusuydun. Beklentisizliklerin hayatı ummadığın bir şekilde sermiyordu işte önüne. Söylemek gerekiyordu ille de. Söylemediklerini başkalarının hayrına sustuğunda ne ona ne de sana bir hayır getirmiyordu. İstenmeyen yemeğin hasta etmesi gibiydi. Israr gerekiyordu. İstediğini söylemeliydin. Söyleyip kötü bir şey duyma kaygılarının önüne geçmeliydin. “Ne olursa olsun”u göze alabilmeliydik. Korkak değildik ama fazlaca merhametliydik. Merhametimizin ceremesini çektik denizlerden. Çok ürün verdi bize. Onları çekerken yorulduk ya zaten. Ellerimizin kollarımızın bu kadar kuvvetli olmasına sebep buydu ya belki de. Belki de bundan dı vakit bulup da kendimize ağlayamayışımız. Gözlerimizi bizden başka silecek kimsemiz yoktu zira.

Mahvımıza sebep yine de bizdik yani. Sorumlusu diye başkalarının üzerine suç atamadık bu sebeple. Kendi kendimizi mahvetmeye muktedir ince bir zekâmız ve korkutucu bir gücümüz vardı. Çok başarılı olduk hayatta. Hiçbir şeyi doğru düzgün başaramamak en büyük başarımızdı. Kalemleri açıp duruşumuz, kâğıtları hezeyanlarımıza bulayışımız bundandı. Yol çok uzun geldi bize. Belki bu genelleme bile çok fazla olur bu dakikada.

Evet… Yol çok uzun geldi bana. Kırıklarımı çıkıklarımı, kuyruğu kopan uçurtmalarımı ve yağmura gebe bulutlarımı topluyorum şimdi. Yanan kanatlarım, tükenen zamanlarımı alıyorum yanıma. Sustuğum o şehre gidiyorum için için. Madem yollarımın önünde dağlar duruyor ve madem ben gidemiyorum sustuğum o şehre o halde şehr-i huzur doldursun içimi.

Yalnızlığım en sevdiğim sevgilim. Sus ve yanımdan sakın ayrılma. Üşüdükçe üşüsem de ısıtma vazgeçtim. Vazgeçtim gönlümden.

8 Aralık 2007 Cumartesi

BEKLERKEN (BANA ÖZEL)

Bembeyaz bir düş kuruyorum bu günlerde kendime. Bembeyaz badanalı ve duvarlarında mobilyaya ihtiyaç bırakmayan sergeni olan bir köy evinin kapısından içeri giriyorum. Bir başına beni beklemiş bunca zamandır yalnızlık bu evde. Bunca zamandır delice sevdiğim hiç kimseye inanmamış benim aksime, vefasını büyütmüş içimde.

Sevdiğim o kadar çok dostum vardı ki. Hiç biri onları sevdiğim kadar sevememiş beni. Gönülsüzlüğü öğrenmem uzun zamanımı alsa da hiç kimseye en küçük bir kırgınlık besleyemediğim doğru. Bildiğim bir tek şey var. Her insan gönlü elverdiğince sevebiliyor karşısındakini. Eminim artık gönüllerinin yettiğinin en fazlasını bana verdiklerine. İçimde biriken sevginin bu kadar çok olması benim hatam değil. Olsa olsa Mevla’mın bana bir lütfudur bu. Çok sevmemi istedi, ben sadece bana buyurulan emre itaat ettim.

Bir zamanlar beni anlamasını yeterli bulacağım bir kör kuyu arardım kendime. “Sadece yazsam, o bana tek bir cevap göndermese bile” diye düşünerek. Uzun yıllar boyunca çok aradım o dipsiz kuyuyu. Yoktu. Aslında vardı ama ben hep başka yerlerde aramıştım. İçimdeydi aslında. İçimde bana hep seslenen “seni seviyorum” diye riyasız ama canı gönülden bağıran o kuyu bizzat bendim. Şimdi bakıyorum da hem bana hem de başkalarına gani gani yetiyor içimdeki kör kuyu. Nereden anladıklarını hiç bilmiyorum ama kuyu arayan her yetim bir yolunu bulup başucuma gelip saçlarından dökülen aklarını bırakıyor sularıma. Hepsini gül yapraklarımın arasında kurutuyorum, güneşlere çıkarıp turaba dikiyorum. Öperek büyütüyorum, incinmeden ve incitmeden büyüyorlar. Huzuru mahşerime, aşktan vazgeçmeyecek ümitler büyütüyorum. Canlarına dualar okuyorum içimde, dışımda. Vazgeçmeyin diyorum, belki bir adımlık yollarında belkide fersah fersah uzaklarında. Kim bilir belki de yanımdan geçiyorlar bilmeden kim olduğumu. Gülümseyen yüzümü görüp bir yerden çıkaramayarak, iniyorlar belki de birlikte bindiğimiz otobüsten.

Görünen her zaman gördüğümüz şey olmuyor. Arkasında gizli manalara ulaşılamıyor çok zaman.

Hiçbir şey daha kıymetli değil hiç birinin zarif gönlünden. Canımın acısı, sesimin çatlaması, kalbimin küsmesi…

Yazdığım şiirlerin hiç birine keder damlası bırakmadım ki aslında ben ve hiçbir şiirimi gülmeyen bir sesle okumadım bittiğinde. Dünyam hiç gri değildi yıllardır. İstediği kadar kararsın banane, dedim hep. Gökyüzünü seyrettiğim penceremin bir ucundan azıcık söktüm gri rengini yahut tırnak ucumla kazıyıp bir nebzecik güneş çaldım arkasından. Derin derin içime çektiğim her bir yaz ve hep bir bahardı. Uçsuz bucaksız aşklar bulup sakladım en olmadık viranelerden. Güllere talib olanlar çoktu, papatyaları sevdim ben. En çok ama en çok da nergis’imi. Evet nergis… Hiçbir çiçek onun yerini doldurmadı bende. Bir yaz boyu nergis zamanını bekledim durmadan. Gülüyorum şimdi. Neden mi? Bu kadar çok seviyorken hiç kendime nergis almadım da ondan. Yani elinde nergis gördüğünüz o kadın olamam, mümkün değil. Ama bu mevsimde yolundan yürümeyi en sevdiğim sokak, çiçekçilerin olduğu sokak ne yalan söyleyeyim. Merdivenlerden inerken buram buram geliyor ya nergislerin kokuları. Ohhh diyorum hayat bu değilse nedir ki? Ya mutluluk bundan daha çok nerede yaşanabilir? Bu kadarcık bişey bile mutluluğa yettikten sonra hangi mısraya hançer soğukluğu ilişebilir? Hangi şiir gülümsemeden okuna bilir?

Aslında bu dünyayı bu hale getiren de benim ellerimdi. Hiçbir zaman kontrolü elden bırakmayarak ve her zaman bir hüsnü zannı önüme koyarak yaşadım. Hiçbir zaman kavgayı sevmedim, biraz yüksek ses bile korkuttu beni. Gülen bir oğul dünyaya getirdim. Kaç bebek doğduğunda ağlamak yerine gülmeyi tercih eder ki. Şimdi boyumu geçen boyuyla gurur duyuyor bense karakalem resimlerine aşığım.
Evet, bir gelincik tarlasıyla bir peygamber çiçeği tarlasının birleşme çizgisindeki tek başına kalmış bir dal çiçeğin yalnızlığıydı benimki. Şu var ki, sahiden inanmıştım bütün çiçeklerin birbirleriyle yaşayabileceklerine.

İnsanlar tanıdım yüzlerce. Kötü niyetli olduklarını aşikâr etmedikleri müddetçe ayırt etmedim hiçbir sebeple ve sevdim hepsini de. Ama benim kadar yürekli olmayanları da gördüm. Yüzüme söylemediklerini arkamdan işittim. Çok zaman sevdiklerimden onlar yüzünden vazgeçtim. Tek surat asıklığı yetti geri dönüşüme. En çok da “insanın en kolay kendinden vazgeçtiği” ne inandım. Sebepsiz değildi. Bu yüzden çok kolay vazgeçen biriydim çoğu zaman. Sevdiklerimin hoşnutluğu beni benden vazgeçiren tek sebepti.

Uzun zamandır olmayan beyaz badanalı bir evin bembeyaz örtülü odasındayım. Penceresinden dünyanın en güzel güneşi doluyor odama. Beyaz patiskadan daha fazlasına meraklı olmadığımdan beyaz entarim şimdi çeyizlik patiskam üzerimde, gelinliğime saydığım. Her şey görmek istediğim gibi bembeyaz. İstediğiniz kadar hayalbaz deyin bana, uçtuğuma hükmedin. Size bir sır vereyim mi; gördüğüm dünyanın tamamı benim için kuruldu sadece ve ben görmek istediğim gibi görme hakkımı kullanıyorum. Hayat gördüğümüzden çok daha güzel. İlkokul arkadaşımın anı defterime yazdığı tavsiyeyi tuttuğuma seviniyorum. Hayattaysan sevgili Kenan, bin yaşa kardeşim. Dediğini tuttum inan, mutluluğu hep ayaklarımın dibindeki papatyalarda buldum. Üzerlerine basıp geçmedim hiç, kıyamadım hiç birine. Üzerlerinde uyudum mutlulukların onlarla ısındım. Hayat senin söylediğin kadar kolaydı gerçekten. Gülümseyişim, hiç kimseye çaldırmadım yüzümden. Çok ağladım gizli saklı uzun yıllarca. Şimdi bir o kadar mutluyum inan ki. Tüm dünyanın yetimlerini öksüzlerini toplayıp mutlu etmek için yetecek gücüm mutluluğum var emin ol.

Bir kağıt bir kalem alıyorum elime. Sadece içimde bunca biriktirdiğim yıllarımı, yollarımı anlatıyorum bugünlerde. Bir bahar vardı herkese dair içimde. Size kötü gelen beklemelerde bile benim için bir anzer balı lezzeti vardı. Bundandı bu kadar zevkle yazdığım bütün mısralarımın ve satırlarımın kana tene bürünmesi. Bundan dı içindeki deli oğul balının birazda dilinizi burkması.

(Hayatında bir düzeltmesi olmadığı gibi düzeltmesi olmayan bir yazı. Devamı elbette var)