İmreniyorum şu istiridyelere
Evlerini sırtlarına geçirmişler diye
Ve imreniyorum
Gözyaşları görünmüyor
Deniz diplerinde
Islak ve serin düşler görüyorlar
Derin uykularında
Bir güneş hayal ettiklerinde
Bırakıyorlar dalgalara kendilerini
Ve vuruyorlar karaya
Karalar kurutsa da içlerini
Bir avuç toprağım olsa elimde
Satar mı kabuklarını bana bir midye
Ummanda geçirdiği dakikalarının
Bir anını verir mi hayatımın karşılığında
İnsanlığı özler mi kabuklu yaratıklar
Hayallerini süsler mi benim gibi
Sahip olamayacağı başka hayatlar
Güldürür mü pembe incilerini…
5 Şubat 2008 Salı
HARAMİ AŞK
İçine çektiği
Zifir gecelerin korkusu
Koynuna aldığı mülteci
Kanda...
Tutmadığı besbelli
Bulanmayan miğde
Dönmeyen baş
Ve yolunda gitmeyen işin
Peşine düşen ayyaş
Büyüttüğün kâbusların
Ekmeğini bandığın akrebin zehri
Yalanında köleliğin
Sultanlara layık bir riyayla
Kollarını düşürür her savaş
Lekesi çıkmayan can
İsyana kaldırdığın
Boş kazan…
Hoşuna gider
Ne kadar günaha sarılsan
Kızıla çalar saçların gün batımında
Ha toprak ha turab
Ne desen üzerine örtülür ölüm
Sesinde bir peri güftesi
Her hayrın ertesi
Bir daha dolanır paçalarına
Semiren şeytan…
Soyun…
Soyun ve yıkan arsızlığından
Kırklar hamamı bu kurulan
Kuduran köpeklerden uzak
Tuzak şu aklını kemiren sorular
Terinde tuz teninde ruh
Kokla nergisleri kışın sabahından
Ve der kınalı gelin tellerinle
Yermeden çamuru dillerinde
Ve dahi vermeden ellerini
Günahkârın ellerine
Karın soğuğunda
O temiz renge boyan…
Düşen gözün mü dünyaya
Yoksa yaşın mı değer arşı alaya
İndirseler de bir kurşun sesiyle
Serçenin kanatlarına dayan
Yaşmağındaki el emeğin
Parmağının ucundan
Kanına kast eden
Ala boyalı ipek oyan…
Kertilen tüm beşikleri boz
Kaderin cilveli sesinde
Yak geceni günün ergen saatlerine
Öl ki cesedine dolsun er
Kör vakitlerin lal sevinçlerinde
Ölsün gönülsüz tüm bebeler
Ve kal yıkıldığın duvar dibinde
Bekle iki örüğünle gelinim
Yola çıkar karıncalar
Kurtarırlar canını
Az kaldı şafağına
Ah etme, dayan…
Zifir gecelerin korkusu
Koynuna aldığı mülteci
Kanda...
Tutmadığı besbelli
Bulanmayan miğde
Dönmeyen baş
Ve yolunda gitmeyen işin
Peşine düşen ayyaş
Büyüttüğün kâbusların
Ekmeğini bandığın akrebin zehri
Yalanında köleliğin
Sultanlara layık bir riyayla
Kollarını düşürür her savaş
Lekesi çıkmayan can
İsyana kaldırdığın
Boş kazan…
Hoşuna gider
Ne kadar günaha sarılsan
Kızıla çalar saçların gün batımında
Ha toprak ha turab
Ne desen üzerine örtülür ölüm
Sesinde bir peri güftesi
Her hayrın ertesi
Bir daha dolanır paçalarına
Semiren şeytan…
Soyun…
Soyun ve yıkan arsızlığından
Kırklar hamamı bu kurulan
Kuduran köpeklerden uzak
Tuzak şu aklını kemiren sorular
Terinde tuz teninde ruh
Kokla nergisleri kışın sabahından
Ve der kınalı gelin tellerinle
Yermeden çamuru dillerinde
Ve dahi vermeden ellerini
Günahkârın ellerine
Karın soğuğunda
O temiz renge boyan…
Düşen gözün mü dünyaya
Yoksa yaşın mı değer arşı alaya
İndirseler de bir kurşun sesiyle
Serçenin kanatlarına dayan
Yaşmağındaki el emeğin
Parmağının ucundan
Kanına kast eden
Ala boyalı ipek oyan…
Kertilen tüm beşikleri boz
Kaderin cilveli sesinde
Yak geceni günün ergen saatlerine
Öl ki cesedine dolsun er
Kör vakitlerin lal sevinçlerinde
Ölsün gönülsüz tüm bebeler
Ve kal yıkıldığın duvar dibinde
Bekle iki örüğünle gelinim
Yola çıkar karıncalar
Kurtarırlar canını
Az kaldı şafağına
Ah etme, dayan…
İSİMSİZ ÜMİTLER
Gül kurularının teri
Yağıyor…
Taze bebeklerin gülüşüne
Kırılıyor ince buzlar
Dökülen göz kapaklarında
Kilitleri kıran ayazlar
Çaresini ilacına değişen
Tüm yatalakların
Ayaklarına düşmüş kuşlar
Kurulan saatler durmuş
Sergenlere dizilmiş
Yaslar…
Çarşaf gibi serilmiş deniz
Üzerinde unutmuş kendini
Saten laci yıldızlı
Bir yorgan gibi
Gökyüzü…
Nöbete durmuş mehtap
Ateşin geleceği sabahlara
Saklamış yalnızları
Kısmet…
Varsa mutlaka
Yoksa asla…
Vuslata yol yürütemez
Çolak niyetler
Bütün saçlarını yol seherin
Tüm pişmanlıklarını as
Eğik askılıklara
Düşsün yinede
Kussun toprak ahlarını
Ve kırılsın hayata tutunan
Kısa tırnakların
El bebek gül bebek
Yanlarını yamalarla kapat
Yol yaralarının kabuklarını
Ve seğirt bir ufkun
İliştirilmiş umutlarına…
Yağıyor…
Taze bebeklerin gülüşüne
Kırılıyor ince buzlar
Dökülen göz kapaklarında
Kilitleri kıran ayazlar
Çaresini ilacına değişen
Tüm yatalakların
Ayaklarına düşmüş kuşlar
Kurulan saatler durmuş
Sergenlere dizilmiş
Yaslar…
Çarşaf gibi serilmiş deniz
Üzerinde unutmuş kendini
Saten laci yıldızlı
Bir yorgan gibi
Gökyüzü…
Nöbete durmuş mehtap
Ateşin geleceği sabahlara
Saklamış yalnızları
Kısmet…
Varsa mutlaka
Yoksa asla…
Vuslata yol yürütemez
Çolak niyetler
Bütün saçlarını yol seherin
Tüm pişmanlıklarını as
Eğik askılıklara
Düşsün yinede
Kussun toprak ahlarını
Ve kırılsın hayata tutunan
Kısa tırnakların
El bebek gül bebek
Yanlarını yamalarla kapat
Yol yaralarının kabuklarını
Ve seğirt bir ufkun
İliştirilmiş umutlarına…
4 Şubat 2008 Pazartesi
DOKUNURDUNUZ
Benim hoş zamanlarımı tanırsınız
Satırlarımda mısralarımda
Keder de olsa bilirsiniz
Gülen bir yüz var karşınızda
Ve sıcak bir yürek atar
Mısralarımı bıraktığım avuçlarınızda
Sesimin tonunu duyarsınız
Sizli bizli zamanlarımda
Ve bir çift kara göz
Düşer bahtınızın sayfalarına
Yıldızlarınız üşür
Üç noktalı sonlarımda
Hıçkırıklarım çınlar
Uzak bir şehrin bahçe katında
Duyarsınız, umurunuzdadır
Gecenin o karanlığında
"Olmasın" dersiniz
Olmasın n’olur
Kahır yol bulmasın
Ve kararmasın bulutlarımız
Duyarsınız sesimi
İstesem bulursunuz bile izimi
İzinsiz hiçbir avluya çıkmadım
Korktuğunuz gardiyanlarım olmadı
Parmaklıklarım ne kadar sık olsa da
O kadar ummanlar koydum aralarına
Ben hiç esareti içime koymadım
Özgürdüm
Anamdan doğduğum günden beri
Büyüdüğüm o ceviz ağaçları kadar hür
Ve dut ağacının dalları kadar gür
Saçlarım vardı rüzgarda savrulan
Yatırları uyuttum bahçelerinde
Ecinnileri gömdüm geçmişime
Bir ecel vardı korkmadan beklediğim
Ve ben hep hürdüm
Gözyaşımı döktüğüm
Çok sevdiklerim oldu benim
En çok ölüm haberleriyle
Aldatıldığımı düşündüm
Salımdan tutmaya ettikleri yeminler
İnce uzun boynumda yafta oldu
Sallandırdım gülüşlerimi
Dar zamanlarımın ağaçlarında
Çatal çomak çocukluğum
Kadehte balık delikanlılığım
Ve hüzzam şarkılarım çok oldu
İstesem…
Ben istesem dokunurdunuz siz
Mısra aralarıma…
Satırlarımda mısralarımda
Keder de olsa bilirsiniz
Gülen bir yüz var karşınızda
Ve sıcak bir yürek atar
Mısralarımı bıraktığım avuçlarınızda
Sesimin tonunu duyarsınız
Sizli bizli zamanlarımda
Ve bir çift kara göz
Düşer bahtınızın sayfalarına
Yıldızlarınız üşür
Üç noktalı sonlarımda
Hıçkırıklarım çınlar
Uzak bir şehrin bahçe katında
Duyarsınız, umurunuzdadır
Gecenin o karanlığında
"Olmasın" dersiniz
Olmasın n’olur
Kahır yol bulmasın
Ve kararmasın bulutlarımız
Duyarsınız sesimi
İstesem bulursunuz bile izimi
İzinsiz hiçbir avluya çıkmadım
Korktuğunuz gardiyanlarım olmadı
Parmaklıklarım ne kadar sık olsa da
O kadar ummanlar koydum aralarına
Ben hiç esareti içime koymadım
Özgürdüm
Anamdan doğduğum günden beri
Büyüdüğüm o ceviz ağaçları kadar hür
Ve dut ağacının dalları kadar gür
Saçlarım vardı rüzgarda savrulan
Yatırları uyuttum bahçelerinde
Ecinnileri gömdüm geçmişime
Bir ecel vardı korkmadan beklediğim
Ve ben hep hürdüm
Gözyaşımı döktüğüm
Çok sevdiklerim oldu benim
En çok ölüm haberleriyle
Aldatıldığımı düşündüm
Salımdan tutmaya ettikleri yeminler
İnce uzun boynumda yafta oldu
Sallandırdım gülüşlerimi
Dar zamanlarımın ağaçlarında
Çatal çomak çocukluğum
Kadehte balık delikanlılığım
Ve hüzzam şarkılarım çok oldu
İstesem…
Ben istesem dokunurdunuz siz
Mısra aralarıma…
2 Şubat 2008 Cumartesi
GÖRMEDEN SENİ BİLEN
Kar tanelerinin o şekillerine sığan
Kaybolacağı besbelli güzelliklerinde
Yine de üşenilmeden nakkaşlarınca
Emek verdiği ak yüzlerinde
Saklısın…
Yahut biriken her damlasında yağmurun
Gözyaşlarının tuzunda hayatın anlamı
Gururun geride bırakışlarında acıları
Yangınlara faydasız serpintilerinde
Saklısın…
Saklandığın her atom isminle yön bulur
Çarpışmadan, karıştırmadan yolunu
Benim onları kafa kafaya vuruşturan
Senin yarattığınım ben, elimde olmadan
Akıllıyım…
Sözde kalan bir aklım var ya beynimde
İki lobun bir yerlerinde sinirlerimde
Et parçasının görünmeyen yerlerinde
İçine kullanmam için bana bıraktığın
Aklım…
Gözlerimin ışıltısına rağmen saklandığın
Göremediğim aklım gibi sana inandığım
Bir sen varsın kafamın derinlerinde
Kalbimin her vuruşunda ismini söyleyen
Aşkım…
Beni bilmeden beni bilenler dediklerinden
Ayrı gayrı durmaktan imtina ediyorum
Onlarla yaşayamıyor onların dışında
Bırakamıyorum bana verdiğin ismimi
İnsan…
Hatalarımı biliyorum eksikliklerimi de
Seni sevdiğim gibi sevildiğimi biliyorum
Ellerinde olgun bir başağın çiçeği gibiyim
Öğüteceğin zamanı sessizce bekleyeceğim
Un ufak et beni…
Yeniden verdiğin her şeklimi seveceğim…
Kaybolacağı besbelli güzelliklerinde
Yine de üşenilmeden nakkaşlarınca
Emek verdiği ak yüzlerinde
Saklısın…
Yahut biriken her damlasında yağmurun
Gözyaşlarının tuzunda hayatın anlamı
Gururun geride bırakışlarında acıları
Yangınlara faydasız serpintilerinde
Saklısın…
Saklandığın her atom isminle yön bulur
Çarpışmadan, karıştırmadan yolunu
Benim onları kafa kafaya vuruşturan
Senin yarattığınım ben, elimde olmadan
Akıllıyım…
Sözde kalan bir aklım var ya beynimde
İki lobun bir yerlerinde sinirlerimde
Et parçasının görünmeyen yerlerinde
İçine kullanmam için bana bıraktığın
Aklım…
Gözlerimin ışıltısına rağmen saklandığın
Göremediğim aklım gibi sana inandığım
Bir sen varsın kafamın derinlerinde
Kalbimin her vuruşunda ismini söyleyen
Aşkım…
Beni bilmeden beni bilenler dediklerinden
Ayrı gayrı durmaktan imtina ediyorum
Onlarla yaşayamıyor onların dışında
Bırakamıyorum bana verdiğin ismimi
İnsan…
Hatalarımı biliyorum eksikliklerimi de
Seni sevdiğim gibi sevildiğimi biliyorum
Ellerinde olgun bir başağın çiçeği gibiyim
Öğüteceğin zamanı sessizce bekleyeceğim
Un ufak et beni…
Yeniden verdiğin her şeklimi seveceğim…
UYKUYA ON KALA
Yabancı uykularımın muhacir huzuru sen mi geldin?
Hergece selam verdiğim yıldız neredesin?
Günlük’den Alıntı
Saatler yarın oldu diye sessizce haykırıyorlar gözlerime. Bir damla uyku var göz kapaklarımda. Onu da seni düşünmekten ve seni yazmaktan az sonra kaybedeceğim, besbelli.
Kışın soğuğuna inat, elimin ayağımın buz kesişine aldırmadan uzanıyor sağ elim kalemime. Mürekkep kokusunu seviyorum. Sana yazıp göndermeyeceğim kaçıncı mektup olacak bu içimde biriken. Sıcağını, tadını kaçıran uykularımın yerine yaban otu şenliği dolanıyor saçlarıma. Parmakların kayboluyor uzun saçlarımın aralarında. Uzayalı çok olmuş belki de.
Sen yıldızların derdiyle bu saatlerde yatak firarisi balkon meraklısı, ben kalemin esiri toprağa yakın sokağa sırtını dönen sen meraklısı.
Yarın olur ya hani olmaz sanılsa bile. Rutindir hani hayat dediğin. Uyanırsın –ki uyuyabilmişsen geceden eğer ya da son birkaç saat içinde sızıp kaybolmuşsan uykularda- giyinir hazırlanırsın işe gitmek için. En son ayakkabıların olur hani. Kim bilir kimse uyanmaz belki de sen giderken. Bil ki bir yerlerde şimdi hazırlanıyordur, şimdi çıkıyordur birazdan burada olur diyen biri var hayatının bir yerlerinde. Kıymeti olur mu olmaz mı bilemem. Ama gelişinle yüzünde baharlar büyüyen gidişinle vakitsiz kışlara yürüyen.
Kaybolur gözlerinin feri yokluğuna mecbur zamanlarımın. Bir boşluk doldurur içimi. Ne senli ne sensiz bir yer açılır gönlümde dolmaz ama boş da kalmaz.
Nasıl isterdim muhacir bir huzur bile olsam hayatının bir gecesinde olabilmeyi. Ne kadar şanslıdır o beyaz kolalı yakalı gömlekler üzerindeki t-shirtler. Bu kadar sarıp sarmalarlarken seni ısıtmalılar. Hiç değilse bu kadar yakın olamayacakların hatırına.
Gün başlar birkaç saat sonra. Sonra vakit yürür kimse durduramaz. Akşam olur. Planlarız günleri geceleri. Hiçbir plan bize uymaz. Uyanlar bizim olmaz. Birileri bir yerlerde ama bizden öte şanslarını tepelerler durmadan. Şans, talih, kader, kısmet çekeriz hayali bir tavşanın tezgâhından. Adın yazılmaz. Ayrılıklar, hep seviyor diye yetmeyen sevinçlerle avutulur. Avunur yalnızlığım, gözlerim ağlamaz ama boynum bükük kalır yok zamanlarında. Zaman en onmaz yaram. Bilmediğim her lisana inat gülümserim gözlerine. Anlarsın içimdeki aşkı. Gün aydın olur buluşmamıza vesile. Bir kıskançlık damarı tutar bağlayıverir yollarımızı.
Yorgunum biliyorsun. Sen her gece selam verdiğin yıldızın altında yummuşsundur çoktan gözlerini. Bense kayıp bir yıldızı bulmanın derdiyle hala gecenin içindeyim. Selam vermenin yasak olduğu tek coğrafya da sessizce yutkunuyorum sesimi. Kalbimde biriken tüm sevgiyi gönderiyorum yanına. Bilmediğim bir hanenin uykucusunun sağ koluna bırakacağım birazdan yorgun başımı. Saçlarım dağılacak yine. Ne yokluk, ne yalnızlık, ne uzaklık ve imkânsızlık… Hiç biri içime dolan huzurunu ve aşkını yaşamaya mani olamayacak.
Hergece selam verdiğim yıldız neredesin?
Günlük’den Alıntı
Saatler yarın oldu diye sessizce haykırıyorlar gözlerime. Bir damla uyku var göz kapaklarımda. Onu da seni düşünmekten ve seni yazmaktan az sonra kaybedeceğim, besbelli.
Kışın soğuğuna inat, elimin ayağımın buz kesişine aldırmadan uzanıyor sağ elim kalemime. Mürekkep kokusunu seviyorum. Sana yazıp göndermeyeceğim kaçıncı mektup olacak bu içimde biriken. Sıcağını, tadını kaçıran uykularımın yerine yaban otu şenliği dolanıyor saçlarıma. Parmakların kayboluyor uzun saçlarımın aralarında. Uzayalı çok olmuş belki de.
Sen yıldızların derdiyle bu saatlerde yatak firarisi balkon meraklısı, ben kalemin esiri toprağa yakın sokağa sırtını dönen sen meraklısı.
Yarın olur ya hani olmaz sanılsa bile. Rutindir hani hayat dediğin. Uyanırsın –ki uyuyabilmişsen geceden eğer ya da son birkaç saat içinde sızıp kaybolmuşsan uykularda- giyinir hazırlanırsın işe gitmek için. En son ayakkabıların olur hani. Kim bilir kimse uyanmaz belki de sen giderken. Bil ki bir yerlerde şimdi hazırlanıyordur, şimdi çıkıyordur birazdan burada olur diyen biri var hayatının bir yerlerinde. Kıymeti olur mu olmaz mı bilemem. Ama gelişinle yüzünde baharlar büyüyen gidişinle vakitsiz kışlara yürüyen.
Kaybolur gözlerinin feri yokluğuna mecbur zamanlarımın. Bir boşluk doldurur içimi. Ne senli ne sensiz bir yer açılır gönlümde dolmaz ama boş da kalmaz.
Nasıl isterdim muhacir bir huzur bile olsam hayatının bir gecesinde olabilmeyi. Ne kadar şanslıdır o beyaz kolalı yakalı gömlekler üzerindeki t-shirtler. Bu kadar sarıp sarmalarlarken seni ısıtmalılar. Hiç değilse bu kadar yakın olamayacakların hatırına.
Gün başlar birkaç saat sonra. Sonra vakit yürür kimse durduramaz. Akşam olur. Planlarız günleri geceleri. Hiçbir plan bize uymaz. Uyanlar bizim olmaz. Birileri bir yerlerde ama bizden öte şanslarını tepelerler durmadan. Şans, talih, kader, kısmet çekeriz hayali bir tavşanın tezgâhından. Adın yazılmaz. Ayrılıklar, hep seviyor diye yetmeyen sevinçlerle avutulur. Avunur yalnızlığım, gözlerim ağlamaz ama boynum bükük kalır yok zamanlarında. Zaman en onmaz yaram. Bilmediğim her lisana inat gülümserim gözlerine. Anlarsın içimdeki aşkı. Gün aydın olur buluşmamıza vesile. Bir kıskançlık damarı tutar bağlayıverir yollarımızı.
Yorgunum biliyorsun. Sen her gece selam verdiğin yıldızın altında yummuşsundur çoktan gözlerini. Bense kayıp bir yıldızı bulmanın derdiyle hala gecenin içindeyim. Selam vermenin yasak olduğu tek coğrafya da sessizce yutkunuyorum sesimi. Kalbimde biriken tüm sevgiyi gönderiyorum yanına. Bilmediğim bir hanenin uykucusunun sağ koluna bırakacağım birazdan yorgun başımı. Saçlarım dağılacak yine. Ne yokluk, ne yalnızlık, ne uzaklık ve imkânsızlık… Hiç biri içime dolan huzurunu ve aşkını yaşamaya mani olamayacak.
1 Şubat 2008 Cuma
SAKINCALI MARTI
Bitti dedi önde uçan
Akıllı martı
Bitti bütün sorunlar
Şimdi toplanmalıyız
Ve bir karar almalıyız
Gözlerimizdeki sürmelerin
Her biri aynı olmalı
Ve kanatlarımızda
Tek bir siyah telek
Bulunmamalı…
Aptallığını kabulle
Öylesine düşünürken
Bilemedi aklı yitik martı
Sesinin duyulduğunu
Söylendi kendi kendine
Mesele uçmaksa
Ve yarıyorsa her telek işime
Siyah olsa ne beyaz olsa ne
Duydu dalkavuk martı bunu
Yetişti önde uçanın yanına
En arkadan gelen
Karası çok akı az telekli
Konuşuyor ileri geri
Ne yapalım bize bir akıl
Diye yetiştirdi duyduklarını
Güneşli gün karardı birden
Dönün dedi o dönmeden
Aynı anda binin tepesine
Bakın icabına ne gerekse
Çullandılar gelenin üstüne
Bakmadan kendi renklerine
Düştü serin sulara
Çıkıp katılmadı aralarına
Akıllı martı önde
Yeniden buyurdu
Sade sürme olacak
Gözlerimizde
Madem ki liderim
O halde bu sürü benim
Tek damla leke bulursam
Tepesine binerim
En arkaya düşen iki martı
Bakıştılar birbirlerine
Biri dedi yıka yüzünü
Öbürü dedi oy gözünü
Yetiştirdi dalkavuk yeniden
Dönüldü geriye
Sürü bindi sürmesi çokların
Tepesine…
Dönüp ilerledi martılar
Eksildi oyun bozanlar
Sürü ilerledi
Lider işini bilirdi
Dalkavuklar her zaman
Daha çok yem yerdi…
Akıllı martı
Bitti bütün sorunlar
Şimdi toplanmalıyız
Ve bir karar almalıyız
Gözlerimizdeki sürmelerin
Her biri aynı olmalı
Ve kanatlarımızda
Tek bir siyah telek
Bulunmamalı…
Aptallığını kabulle
Öylesine düşünürken
Bilemedi aklı yitik martı
Sesinin duyulduğunu
Söylendi kendi kendine
Mesele uçmaksa
Ve yarıyorsa her telek işime
Siyah olsa ne beyaz olsa ne
Duydu dalkavuk martı bunu
Yetişti önde uçanın yanına
En arkadan gelen
Karası çok akı az telekli
Konuşuyor ileri geri
Ne yapalım bize bir akıl
Diye yetiştirdi duyduklarını
Güneşli gün karardı birden
Dönün dedi o dönmeden
Aynı anda binin tepesine
Bakın icabına ne gerekse
Çullandılar gelenin üstüne
Bakmadan kendi renklerine
Düştü serin sulara
Çıkıp katılmadı aralarına
Akıllı martı önde
Yeniden buyurdu
Sade sürme olacak
Gözlerimizde
Madem ki liderim
O halde bu sürü benim
Tek damla leke bulursam
Tepesine binerim
En arkaya düşen iki martı
Bakıştılar birbirlerine
Biri dedi yıka yüzünü
Öbürü dedi oy gözünü
Yetiştirdi dalkavuk yeniden
Dönüldü geriye
Sürü bindi sürmesi çokların
Tepesine…
Dönüp ilerledi martılar
Eksildi oyun bozanlar
Sürü ilerledi
Lider işini bilirdi
Dalkavuklar her zaman
Daha çok yem yerdi…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)