3 Mart 2008 Pazartesi
DULİSTAN'DA SABAH
Günün ilk ışıkları en yakın köyden görevli olarak getirilen horozların “gün doğuyor, uyanın ahali” ötüşleriyle başlayacak burada. Gelip de yerleştiğinizde bir iki gün yataklarınızdaki emniyet kemerlerinizi bağlayarak yatmanızı tavsiye ediyorum. Zira alışmadığınız bu sessiz cennette ki erken öten horoz geçmişe dair kâbuslar görmenize sebep olabilir. (kesinlikle bu cümleyi böyle kurmak istemezdim, ama işin esprisel kısmında abartmamak için vazgeçtim asıl cümlemden.) Peki peki madem ısrar ettiniz asıl kurmak istediğim cümle şuydu : Zira alışmadığınız bu sessiz cennette ki kör vakitte sinirlerinizi geren gürültülü ve erkeksi ses geçmişe dair kabuslar görmenize sebep olabilir. (Mutlu musunuz şimdi)
Görevli horoz mevsimine göre ve yaz kış saat uygulamalarına hassasiyet göstererek tam da gün ağarırken ötecektir her sabah. İlk zamanlar sus yahu uykum var diye düşüneceksiniz mutlaka. Vaktiyle çalışan arkadaşlar başuçlarında saat arayıp bulamayabilirler. Canlı yayın olduğunu anladıklarında yüzlerindeki mutluluk ifadesini düşünebiliyor musunuz? Mutluluk bu değilse nedir diye düşüneceklerinden eminiz uydu kent yönetim kurulu olarak (yalannnn).
Çok sorun etmeyin sevgili kent sakinleri zira birkaç gün sonra tertemiz havayı ciğerlerinize çektikçe ister istemez horozu siz uyandırmanın bir yolunu bulacaksınız nasılsa. Horozu uyandıran ilk kent sakini çıktıktan sonra horozun sürgününe son verip mutlu ailesiyle yaşadığı köyüne geri gönderiyoruz biz de zaten.
Her sabah uyandığınız da, kapınızı açıp kendi taraçanızda hazırlayacağınız kahvaltı sofrasında misler gibi taptaze domateslerinizle ve taze sağılmış sütünüzle güne başlamak nasıl bir duygu dersiniz. Eminim güzeldir diye içinizden geçiriyorsunuz değil mi. Güzeldir güzelll… Ama yazık ki siz henüz kendiniz için aldığınız koyununuzu sağmadığınızdan o taptaze sütü bu sabah içemeyeceksiniz. Evet ama bu arada aç mı kalacaksınız. Kalmazsınız. İlk birkaç ay içinde “ne kaa çok şey ögreneceksınız bilır misınız? İsteyesız söyleyım ne kaa çok?”
Bırakın taze sütü düşünmeyi, yan komşunuz da sizden farklı bir halde değildi ilk geldiğinde. Hatta yönetim kurulundakiler bile. Her türlü araç gereci bir ihtiyaç listesi yapın siz bu ilk sabahınızda yerleşmeye bakın sadece. Konu komşu süt peynir getirir nasıl saklayacağınızı öğrenin bu ara bu da yeterli. Kalanı için daha çok zamanınız olacak. Vazgeçme hakkınız baki kalacak ama sözleşmede bulunduğu gibi. Ne zaman isterseniz o zaman gidin yeniden yeri dolmayacak kadar güzel o kalabalık kavga gürültü dolu şehrinize. Hiç kimse size kalın alışırsınız bile demeyecek. Zira buranında az da olsa kendine göre kuralları var. Örneğin, gidene kal denmez ve hayatta kalmayı eninde sonunda öğrenmek şarttır. Bunun için tüm komşular istenen her türlü yardımı gönüllüce yapacaklardır.
Evinize yerleştikten ve günlük işlerinizi bitirdikten sonra çıkın biraz dolaşın orman yürüyüşü yapacak olan gurupla birlikte. Aman yanınıza bir kap almayı unutmayın sakın. Dağ çileği çıkarsa karşınıza toplayabildiğiniz kadar toplayın minicik minicik beş kuruş para vermeden. Dönüşte yan komşunuz olan hanımdan yardım isteyin sizi nasıl reçel yapılacağını öğretecek kentin gurmesiyle tanıştırsın. Yürüyüşe çıkmanın ardından reçel yapmayı öğrenecek olduğunuz aklınıza gelmiş miydi? Ne kaa şanslısınız böyle? (tamam, bir daha Rumeli lehçesiyle espri yapmayacağım bu son olsun bu ikinci bölüm için) (ikinci bölüm için diye altını çizmem iyi oldu üçüncü bölümde heves edersem diye açık kapım kaldı)
Eminim eve gelir gelmez reçel yapmayı öğrenmeyi düşünmüyorsunuz. Saklayın şirin çileklerini uygun şartlarda komşuya da haber verin gurmeyle tanıştırsın sizi ertesi gün. Siz üzerinizi değişip sahile inin bana kalırsa biraz da. Bir iki kulaç atın serin sularda. Güneşlenmenin pek de meraklısı değilseniz tasalanmayın, zira zamanla nasılsa en güzel tonuyla buğday sonrada sütlü çikolata kıvamına gelecek teninizin rengi. İçindeki çocukla baş başa kalmayı istediğiniz müddetçe insanlar sizinle tanışacaklar ama ay kardeş mutlaka görüşelim diye dır dır istekli olmayacaklar söz veriyorum. Kimse kimsenin hayatına müdahale etmeyecek burada. Herkes birbirine azami saygı gösterecek. İkinci altın kural “yalandan samimiyet kurulmayacak, samimi olarak istemiyorum denmesi bir lütuf kabul edilecek ama komşularında kalpleri kırılmayacak”. Kimse kimsenin arkasından abuk sabuk dedikodular yapmayacak ve geçmişlerine dair tek kelime hatıra bu şehre taşınmayacak sevgili kent sakini.
Özetle yeni bir ilk günle, dulistan’da yeniden doğdunuz hayırlı uğurlu olsun. Ne büyük şans ki artık bilinçle birinci yaşınızı kutlayabileceksiniz.
Sahilden döndüğünüz de komşularınızla iyi ilişkileriniz varsa belki de çaya kahveye davet eder sizi ne dersiniz. Yahut kalan enerjinizle bir iki lokma yemek hazırlarsınız kendinize hala yorulmadıysanız akşam dokuz sularında biraz kitap okursunuz ya da o çok sevdiğiniz televizyonu açıp meraklısı olduğunuz diziyi seyredeyim derken onuncu dakikasında uyuyup kalakalırsınız. Emin olun yarın tüm bu yorgunluğunuzu yine o tertemiz bol oksijenli hava silip atacak hücrelerinizden.
Siz sadece kendinizi doğal bir hayatın kollarına bırakın. Şehrin her an yaşlanmanıza sebep olan günleri, burada her an gençleşmenize mecbur edecektir zaten sizi.
İyi uykular… Düşünüzde dağ çileklerinin arasında koşuşturan şirinleri görmeniz dualarımla…
Görevli horoz mevsimine göre ve yaz kış saat uygulamalarına hassasiyet göstererek tam da gün ağarırken ötecektir her sabah. İlk zamanlar sus yahu uykum var diye düşüneceksiniz mutlaka. Vaktiyle çalışan arkadaşlar başuçlarında saat arayıp bulamayabilirler. Canlı yayın olduğunu anladıklarında yüzlerindeki mutluluk ifadesini düşünebiliyor musunuz? Mutluluk bu değilse nedir diye düşüneceklerinden eminiz uydu kent yönetim kurulu olarak (yalannnn).
Çok sorun etmeyin sevgili kent sakinleri zira birkaç gün sonra tertemiz havayı ciğerlerinize çektikçe ister istemez horozu siz uyandırmanın bir yolunu bulacaksınız nasılsa. Horozu uyandıran ilk kent sakini çıktıktan sonra horozun sürgününe son verip mutlu ailesiyle yaşadığı köyüne geri gönderiyoruz biz de zaten.
Her sabah uyandığınız da, kapınızı açıp kendi taraçanızda hazırlayacağınız kahvaltı sofrasında misler gibi taptaze domateslerinizle ve taze sağılmış sütünüzle güne başlamak nasıl bir duygu dersiniz. Eminim güzeldir diye içinizden geçiriyorsunuz değil mi. Güzeldir güzelll… Ama yazık ki siz henüz kendiniz için aldığınız koyununuzu sağmadığınızdan o taptaze sütü bu sabah içemeyeceksiniz. Evet ama bu arada aç mı kalacaksınız. Kalmazsınız. İlk birkaç ay içinde “ne kaa çok şey ögreneceksınız bilır misınız? İsteyesız söyleyım ne kaa çok?”
Bırakın taze sütü düşünmeyi, yan komşunuz da sizden farklı bir halde değildi ilk geldiğinde. Hatta yönetim kurulundakiler bile. Her türlü araç gereci bir ihtiyaç listesi yapın siz bu ilk sabahınızda yerleşmeye bakın sadece. Konu komşu süt peynir getirir nasıl saklayacağınızı öğrenin bu ara bu da yeterli. Kalanı için daha çok zamanınız olacak. Vazgeçme hakkınız baki kalacak ama sözleşmede bulunduğu gibi. Ne zaman isterseniz o zaman gidin yeniden yeri dolmayacak kadar güzel o kalabalık kavga gürültü dolu şehrinize. Hiç kimse size kalın alışırsınız bile demeyecek. Zira buranında az da olsa kendine göre kuralları var. Örneğin, gidene kal denmez ve hayatta kalmayı eninde sonunda öğrenmek şarttır. Bunun için tüm komşular istenen her türlü yardımı gönüllüce yapacaklardır.
Evinize yerleştikten ve günlük işlerinizi bitirdikten sonra çıkın biraz dolaşın orman yürüyüşü yapacak olan gurupla birlikte. Aman yanınıza bir kap almayı unutmayın sakın. Dağ çileği çıkarsa karşınıza toplayabildiğiniz kadar toplayın minicik minicik beş kuruş para vermeden. Dönüşte yan komşunuz olan hanımdan yardım isteyin sizi nasıl reçel yapılacağını öğretecek kentin gurmesiyle tanıştırsın. Yürüyüşe çıkmanın ardından reçel yapmayı öğrenecek olduğunuz aklınıza gelmiş miydi? Ne kaa şanslısınız böyle? (tamam, bir daha Rumeli lehçesiyle espri yapmayacağım bu son olsun bu ikinci bölüm için) (ikinci bölüm için diye altını çizmem iyi oldu üçüncü bölümde heves edersem diye açık kapım kaldı)
Eminim eve gelir gelmez reçel yapmayı öğrenmeyi düşünmüyorsunuz. Saklayın şirin çileklerini uygun şartlarda komşuya da haber verin gurmeyle tanıştırsın sizi ertesi gün. Siz üzerinizi değişip sahile inin bana kalırsa biraz da. Bir iki kulaç atın serin sularda. Güneşlenmenin pek de meraklısı değilseniz tasalanmayın, zira zamanla nasılsa en güzel tonuyla buğday sonrada sütlü çikolata kıvamına gelecek teninizin rengi. İçindeki çocukla baş başa kalmayı istediğiniz müddetçe insanlar sizinle tanışacaklar ama ay kardeş mutlaka görüşelim diye dır dır istekli olmayacaklar söz veriyorum. Kimse kimsenin hayatına müdahale etmeyecek burada. Herkes birbirine azami saygı gösterecek. İkinci altın kural “yalandan samimiyet kurulmayacak, samimi olarak istemiyorum denmesi bir lütuf kabul edilecek ama komşularında kalpleri kırılmayacak”. Kimse kimsenin arkasından abuk sabuk dedikodular yapmayacak ve geçmişlerine dair tek kelime hatıra bu şehre taşınmayacak sevgili kent sakini.
Özetle yeni bir ilk günle, dulistan’da yeniden doğdunuz hayırlı uğurlu olsun. Ne büyük şans ki artık bilinçle birinci yaşınızı kutlayabileceksiniz.
Sahilden döndüğünüz de komşularınızla iyi ilişkileriniz varsa belki de çaya kahveye davet eder sizi ne dersiniz. Yahut kalan enerjinizle bir iki lokma yemek hazırlarsınız kendinize hala yorulmadıysanız akşam dokuz sularında biraz kitap okursunuz ya da o çok sevdiğiniz televizyonu açıp meraklısı olduğunuz diziyi seyredeyim derken onuncu dakikasında uyuyup kalakalırsınız. Emin olun yarın tüm bu yorgunluğunuzu yine o tertemiz bol oksijenli hava silip atacak hücrelerinizden.
Siz sadece kendinizi doğal bir hayatın kollarına bırakın. Şehrin her an yaşlanmanıza sebep olan günleri, burada her an gençleşmenize mecbur edecektir zaten sizi.
İyi uykular… Düşünüzde dağ çileklerinin arasında koşuşturan şirinleri görmeniz dualarımla…
DULİSTAN
Biliyorum tuhaf geldi bu memleket size. Ama parayla değil sırayla gidilen, vizeli en yakın memleket burası. Cidden çok uzak değil. Aynı evi paylaştığınız eşinizle artık yabancı dille konuşmaya başladığınızda, mecburen tayininiz çıkartılıyor yahut tayin istiyorsunuz bu ülkeye. Herkesin başının şişmesine göre, zamanları farklı farklı dönemlere denk gelse de bu tayin dönemi için ekseriyetle en fazla on yedi sene dayanılabildiğine dair bir izlenimim var. Bilmem “ne kaa doğridur”?
Ne uzun yazı yazılır şimdi aslına bakarsanız. Evlenirken söylenen “canım”lar “cicim”lerden girersiniz, “sen dünyanın en güzel kadınısın” şarkısını hatırlarsınız, arkasından bir dolu saçma sebep, yıllarca biriktirdiğiniz sıkıntılarınıza bahane olur. Kimi dostça (çok nadir görülen türü az birkaç örnekten başkasına rastlanmayan, çok zaman efsanevi bir durum olduğunu düşündüğüm rivayet ayrılıklara örnektir bunlar), çok zamanda varsa çocuklar yoksa mal mülkle ilgili hışımla yürünen aldım verdim ben seni yendim (doğrusu yerdim miydi hatırlamıyorum) ayak oyunlarıyla son bulur. O güzelim aşkların kat’iyyetle sonsuza kadar süreceğine yemin edilen ve evlilik bağıyla kenetlenen birliktelikleri. (Biliyorum en az evlilik kadar uzun cümleler oldu ama şunu bilin ki yukarıdaki üç ayrı cümle yazının ilk anında tek bir cümle idi. Ben her cümleye bir nokta koymalık durak bulup ayırdım hepsini. Kıymetimi bilesiniz.)
Nedenleri, niçinleri bizi çok da ilgilendirmiyor aslına bakarsanız. Madem ayrılma kararı alınmış, bizim bu noktadan sonra müdahalemiz çok da akıllıca olmaz. Lüzumu da olmaz aslına bakılırsa. Sana ne kardeşim deyiverir taraflar hafazanallah, yüzümüzün rengi değişir, huzurumuz kaçar.
Bizi ilgilendiren kısmı insanların nasıl olup da aynı coğrafya da büyüyüp, aynı lisanı konuşurken birbirlerine uzaydan gelen bir başka yaratık gibi yabancılaşmaları.
Yabancılık aynı evin içinde mesafeyi açıyor bir zaman sonra. Bir adım sonrasında dayanılmaz biçimde birlikte olunan saatler bile darlık vermeye başlıyor olsa gerek ki konuşmalar yapılırken bas bariton çıkıyor sesler. Aslında bunun bir gerekçesi gelen turistlere sağır muamelesi yapmamızla benzerlik gösteriyor mudur diye de düşünmüyor değilim. Her neyse kısık ya da yüksek sesle anlaşılamadığı aşikâr değil mi sonuçta. Eşlerden biri ortaya parlak bir fikir atıyor bu dakika da. Hiç duyulmamış derece de çözümcül bir fikir. “Anlaşamıyoruz madem ayrılalım”. Hep düşünüyorum. Birlikte hır gür yaşamaya alışmış insanlar, doğal ortamlarından koparıldıklarında nasıl bir hayat sürerler o saatten sonra. Acaba bir ağaca aşılama yapılabilir yeniden hayata mı kazandırılır ayrılanlar, yoksa ecnebi yazarın da kitabına isim yaptığı gibi (mealen) “madem gidiyorsun çöpü de çıkartır mısın” diye mi sorulur gidenlere. Yoksa Hoca Nasreddin gibi kırpılıp kırpılıp yıldız mı olur ayrılan eşler?
Bungalov tipi evlerin bulunduğu geniş bir araziye yayılmış bir uydu kent projesi geldi aklıma konuyla ilgili.
Dulistan…
Evet. Ayrılmayı tercih eden içindeki yaramaz çocukla baş başa kalmak isteyenler için bir tane. Ayrılmayı tercih edip içindeki bağırıp çağırmaya meraklı huysuz ihtiyarla baş başa kalmak isteyenler içinde başka bir tane asla komşu olmayan iki uydu kent. Birbirleriyle geçinebilen dostlar tercihlerini yapıp ayrılır ayrılmaz bu uydu kentlere yerleşseler sınırlı görüş saatleri olsa dostlarıyla, kavga etmelerine imkân olmayacak şekilde uzaklaştırılsalar birbirlerinden mutlu ve verimli bir hayat sürdürebilirler miydi acaba? Denemek lazım tabi. Pilot bir uygulamayı hosteslerle yapalım diyeceğim ama belki de şık düşmez bu espri burada.
Bu proje için ege kıyılarında boş bir arazi bulunsa diye düşündüm. Malum turistik bir bölge. Aklınıza kötü espriler getirmeyin hemen, maksat kurulu düzeni bozulmuş olan insanları yeniden topluma kazandırmak. Örneğin, resim öğretmeni olan güler yüzlü bir öğretmen arkadaş meraklılarına fırça nasıl tutulur diye ders verse haftanın belli günlerinde. Enstrüman çalan biri nota öğretse. Akşamları sahile inip kimseyi rahatsız etmeden en bet sesleriyle insanlar doya doya fasıl yapsa.
Sağlıklı beslenseler burada yaşayan insanlar. Bahçelerinde domates biber yetiştirseler. Yakın köylerdeki teyzelerden bazlama pişirmeyi öğrenseler. Evcil bir koyun büyütseler bahçelerinde, kuzulasa koyun bahar da. Süt sağmayı öğrenseler, peynir yapabilseler. Yürüseler mesela yeniden çöreklenip kalmasalar televizyonun başında. Yüzünü görmedikleri yabancılarla internette tanışmayı maharet saymasalar ve hakiki bir hayat yaşamaya başlasalar mesela. Koyun kırkmayı öğrenip kışın iğ tutmayı ve iplik yapmayı başarsalar yaptıkları ipliklerle kazaklar örseler.
Yaza kadar ahşap boyasalar, takılar yapsalar… Yaz gelince de bir yolunu bulup turistin karşısına ürünlerini çıkartıp modern bir kalkınma politikası oluştursalar diye düşünüyorum kendimce.
Oluru yok gibi geliyor değil mi. Olmaz olan nedir peki? Çok değil daha evlenirken siz değil miydiniz, biz asla ayrılmayacağız aşkım diye yeminler edenler. Bakın ayrıldınız işte. Bu olabildiğine göre, bu kadar basit bir hayata alışmak neden bu kadar zor olsun ki.
Okuyan birçok insan adres almak isteyecektir belki de. Onlar sormadan ben vereyim hemen. Egenin Marmara bölgesi yakınlarında ki meşhur Ütopyayı geçer geçmez sağ kol üzerinde (diye düşünüyorum…)
Ne uzun yazı yazılır şimdi aslına bakarsanız. Evlenirken söylenen “canım”lar “cicim”lerden girersiniz, “sen dünyanın en güzel kadınısın” şarkısını hatırlarsınız, arkasından bir dolu saçma sebep, yıllarca biriktirdiğiniz sıkıntılarınıza bahane olur. Kimi dostça (çok nadir görülen türü az birkaç örnekten başkasına rastlanmayan, çok zaman efsanevi bir durum olduğunu düşündüğüm rivayet ayrılıklara örnektir bunlar), çok zamanda varsa çocuklar yoksa mal mülkle ilgili hışımla yürünen aldım verdim ben seni yendim (doğrusu yerdim miydi hatırlamıyorum) ayak oyunlarıyla son bulur. O güzelim aşkların kat’iyyetle sonsuza kadar süreceğine yemin edilen ve evlilik bağıyla kenetlenen birliktelikleri. (Biliyorum en az evlilik kadar uzun cümleler oldu ama şunu bilin ki yukarıdaki üç ayrı cümle yazının ilk anında tek bir cümle idi. Ben her cümleye bir nokta koymalık durak bulup ayırdım hepsini. Kıymetimi bilesiniz.)
Nedenleri, niçinleri bizi çok da ilgilendirmiyor aslına bakarsanız. Madem ayrılma kararı alınmış, bizim bu noktadan sonra müdahalemiz çok da akıllıca olmaz. Lüzumu da olmaz aslına bakılırsa. Sana ne kardeşim deyiverir taraflar hafazanallah, yüzümüzün rengi değişir, huzurumuz kaçar.
Bizi ilgilendiren kısmı insanların nasıl olup da aynı coğrafya da büyüyüp, aynı lisanı konuşurken birbirlerine uzaydan gelen bir başka yaratık gibi yabancılaşmaları.
Yabancılık aynı evin içinde mesafeyi açıyor bir zaman sonra. Bir adım sonrasında dayanılmaz biçimde birlikte olunan saatler bile darlık vermeye başlıyor olsa gerek ki konuşmalar yapılırken bas bariton çıkıyor sesler. Aslında bunun bir gerekçesi gelen turistlere sağır muamelesi yapmamızla benzerlik gösteriyor mudur diye de düşünmüyor değilim. Her neyse kısık ya da yüksek sesle anlaşılamadığı aşikâr değil mi sonuçta. Eşlerden biri ortaya parlak bir fikir atıyor bu dakika da. Hiç duyulmamış derece de çözümcül bir fikir. “Anlaşamıyoruz madem ayrılalım”. Hep düşünüyorum. Birlikte hır gür yaşamaya alışmış insanlar, doğal ortamlarından koparıldıklarında nasıl bir hayat sürerler o saatten sonra. Acaba bir ağaca aşılama yapılabilir yeniden hayata mı kazandırılır ayrılanlar, yoksa ecnebi yazarın da kitabına isim yaptığı gibi (mealen) “madem gidiyorsun çöpü de çıkartır mısın” diye mi sorulur gidenlere. Yoksa Hoca Nasreddin gibi kırpılıp kırpılıp yıldız mı olur ayrılan eşler?
Bungalov tipi evlerin bulunduğu geniş bir araziye yayılmış bir uydu kent projesi geldi aklıma konuyla ilgili.
Dulistan…
Evet. Ayrılmayı tercih eden içindeki yaramaz çocukla baş başa kalmak isteyenler için bir tane. Ayrılmayı tercih edip içindeki bağırıp çağırmaya meraklı huysuz ihtiyarla baş başa kalmak isteyenler içinde başka bir tane asla komşu olmayan iki uydu kent. Birbirleriyle geçinebilen dostlar tercihlerini yapıp ayrılır ayrılmaz bu uydu kentlere yerleşseler sınırlı görüş saatleri olsa dostlarıyla, kavga etmelerine imkân olmayacak şekilde uzaklaştırılsalar birbirlerinden mutlu ve verimli bir hayat sürdürebilirler miydi acaba? Denemek lazım tabi. Pilot bir uygulamayı hosteslerle yapalım diyeceğim ama belki de şık düşmez bu espri burada.
Bu proje için ege kıyılarında boş bir arazi bulunsa diye düşündüm. Malum turistik bir bölge. Aklınıza kötü espriler getirmeyin hemen, maksat kurulu düzeni bozulmuş olan insanları yeniden topluma kazandırmak. Örneğin, resim öğretmeni olan güler yüzlü bir öğretmen arkadaş meraklılarına fırça nasıl tutulur diye ders verse haftanın belli günlerinde. Enstrüman çalan biri nota öğretse. Akşamları sahile inip kimseyi rahatsız etmeden en bet sesleriyle insanlar doya doya fasıl yapsa.
Sağlıklı beslenseler burada yaşayan insanlar. Bahçelerinde domates biber yetiştirseler. Yakın köylerdeki teyzelerden bazlama pişirmeyi öğrenseler. Evcil bir koyun büyütseler bahçelerinde, kuzulasa koyun bahar da. Süt sağmayı öğrenseler, peynir yapabilseler. Yürüseler mesela yeniden çöreklenip kalmasalar televizyonun başında. Yüzünü görmedikleri yabancılarla internette tanışmayı maharet saymasalar ve hakiki bir hayat yaşamaya başlasalar mesela. Koyun kırkmayı öğrenip kışın iğ tutmayı ve iplik yapmayı başarsalar yaptıkları ipliklerle kazaklar örseler.
Yaza kadar ahşap boyasalar, takılar yapsalar… Yaz gelince de bir yolunu bulup turistin karşısına ürünlerini çıkartıp modern bir kalkınma politikası oluştursalar diye düşünüyorum kendimce.
Oluru yok gibi geliyor değil mi. Olmaz olan nedir peki? Çok değil daha evlenirken siz değil miydiniz, biz asla ayrılmayacağız aşkım diye yeminler edenler. Bakın ayrıldınız işte. Bu olabildiğine göre, bu kadar basit bir hayata alışmak neden bu kadar zor olsun ki.
Okuyan birçok insan adres almak isteyecektir belki de. Onlar sormadan ben vereyim hemen. Egenin Marmara bölgesi yakınlarında ki meşhur Ütopyayı geçer geçmez sağ kol üzerinde (diye düşünüyorum…)
YAZICI
“Yazıl gönül yazıl” diye seslendi müellif yalnızlığına. Orta yerinden bir çatırtıyla bir kalem batışı açıldı gönlü. Bir telaş, pür telaş…
Neresinden başlayacağını şaşmış, kalem tutan ele güç yetirmeye, laf yetiştirmeye düşmüş başının belası yetmez gibi. Hem yaşa, hem anla, hem anlat, hem yazıl… “Yorma beni sahip, bir defa da sen yaz ben de ne gördünse bana ne verdin ne yaşattınsa…” deyiverdi içinden.
Şaşırdı kalemi tutan el. “Olmadı ki ama” dedi, “bunca zamandır ben hiç yazmadım ki, sen söyledin ben yalnız söylediklerini yazdım. Sadece kalemi tuttum, hâlâ tutabilen parmaklarımın arasında”.
“Oh ne ala dedi” gönlü, “hiç mi bir şey öğrenmedin bunca zamandır. Ödev verdim gelen bahara methiyeler düz bugün, ayak uçlarımıza kadar getireceği mutlulukları düşünüp yaz bu gün”.
“Yazamam ki” dedi kalem tutan el. “Sen söyleyeceksin, sen bekleyeceksin, sen kuracaksın hayalini ki bahar senin istediklerini getirsin ayaklarımızın dibine. Ümit sende, dua sende, arzu, mutluluk, sevinç sende sadece. Geçen gün, sen değil miydin yapma bunu böyle, başına iş gelecek diyen. Gelmedi mi peşi sıra başıma onca iş. Sensiz kılım kıpırdamaz artık. Söyle ki yazayım. Bırakma şimdi beni”.
“Aklına sor o zaman, o sana yardım eder” dedi gönül. “Peki dedi müellif gidip danıştı aklına nasıl yazayım diye.
“Yazmak yetenek işidir, gönül işidir, hem yazacağın konu olmalı hem yazmaya isteğin. Ama yeteneği olmayan kimseler ne yazarlarsa yazsınlar okunduklarında bir lezzet bırakmazlar. Önce karar vermelisin, ne tür bir yazı yazacağına. Bir öykü mü olacak bu yazdığın, bir makale, fıkra, deneme… Karar vermelisin bir defa buna. Arkasından okunmaya değecek bir mevzu bulmalısın. Okuyan bir şeyler öğrenmeli mi yoksa okuduğunda eğlenmeli mi? Karar vermek çok önemli. Yazdıkların…” diye sürdürürken akıl sözlerini kaçtı kalem tutan el aklından.
Sürüp giden konuşmadan korkup, gerisin geriye geldi gönlüne, “kurtar beni” dedi, “yorgunu yokuşa sürdü aklım yine”.
“Oooo, iyi alışmışsın sen tembelliğe. Doğru söylüyor ne söylüyorsa. Hemen pes ettin yine hayırdır” dedi gönlü. Koca kalem, küçücük çocuk gibi bir aklı bir gönlü gidip gelmekten acze düştü yeniden. Küstü sonra kendi kendine.
“Madem yardım etmiyorsunuz bana, vazgeçtim. Tek başıma da yazarım ben” deyip sıyırdı bedenini ruhundan sanki. Temiz bir kâğıt koydu önüne. Kesik uçlu dolma kalemine, silahına mermi doldurur gibi çekti mürekkebi. Çekip çıkardığı ruhunu tanımadığı bir isme giydirdi, Boyacı Yaşar oldu durduk yerde. Sonra sayfanın başından bir “Bismi Allah” lafzıyla başladı söze. Kısacık zamanda bir boyacı yaşar dünyaya geldi. Özlemleri, hayata karışmış. Döküldü mısralar birer ikişer. Ayıkladı benzerlikleri arkasından. Bittiğinde geçip karşısına kendi sesini boyacı yaşara yükleyip okudu hayatını son bir defa daha. Bir şarkı duyuldu yalnız odasında sanki. İki damla gözyaşı süzüldü yanaklarından. Bir defa daha okudu sonra yeniden bir defa daha. Tamam diyene kadar sürdürdü okumalarını. Sevdi boyacı yaşar’ı ve bir isim verdi mısraların başına. Ağırına gitse de bir isim vermek. Olduğu haliyle kalsın istedi ama olmazdı. Lüzumsuz buldu bir isim vermeyi bu sebeple “işgüzarlık benimkisi” deyiverdi. Daha da büyüdü şiiri gözünde.
Beğenince, öptü dolma kalemini ve usulca koydu muhafazasının içerisine.
“Gördün mü bak, isteyince yazabiliyor muşsun demek” dedi gönlü.
Gülümsedi kalemini yerine koyan elin sahibi. “Ah be gönlüm, sen ve doğruyu gösteren aklım olmasa çıkar mıydı bunlar kalemimin ucundan. Sizden azade tek kelam ettim mi ben. Ne kadar yürü derseniz deyin. Sizden ayrı gayrı yürür mü ömrüm. Kalemi elime verende, sizi bana lütfeden de aynı memba. Lütfû bol olanın adını kelamın başına, boşuna mı koydum sanıyorsun. Ne yek ben, ne sen, ne aklım… Her zerremizle onun emrinde onun iznine bağlıyız…”
Gönlü güldü adamın. Gönlü gülünce yüzü güldü. Gülümseyiş ömrüne sirayet etti bu dakikadan sonra.
Neresinden başlayacağını şaşmış, kalem tutan ele güç yetirmeye, laf yetiştirmeye düşmüş başının belası yetmez gibi. Hem yaşa, hem anla, hem anlat, hem yazıl… “Yorma beni sahip, bir defa da sen yaz ben de ne gördünse bana ne verdin ne yaşattınsa…” deyiverdi içinden.
Şaşırdı kalemi tutan el. “Olmadı ki ama” dedi, “bunca zamandır ben hiç yazmadım ki, sen söyledin ben yalnız söylediklerini yazdım. Sadece kalemi tuttum, hâlâ tutabilen parmaklarımın arasında”.
“Oh ne ala dedi” gönlü, “hiç mi bir şey öğrenmedin bunca zamandır. Ödev verdim gelen bahara methiyeler düz bugün, ayak uçlarımıza kadar getireceği mutlulukları düşünüp yaz bu gün”.
“Yazamam ki” dedi kalem tutan el. “Sen söyleyeceksin, sen bekleyeceksin, sen kuracaksın hayalini ki bahar senin istediklerini getirsin ayaklarımızın dibine. Ümit sende, dua sende, arzu, mutluluk, sevinç sende sadece. Geçen gün, sen değil miydin yapma bunu böyle, başına iş gelecek diyen. Gelmedi mi peşi sıra başıma onca iş. Sensiz kılım kıpırdamaz artık. Söyle ki yazayım. Bırakma şimdi beni”.
“Aklına sor o zaman, o sana yardım eder” dedi gönül. “Peki dedi müellif gidip danıştı aklına nasıl yazayım diye.
“Yazmak yetenek işidir, gönül işidir, hem yazacağın konu olmalı hem yazmaya isteğin. Ama yeteneği olmayan kimseler ne yazarlarsa yazsınlar okunduklarında bir lezzet bırakmazlar. Önce karar vermelisin, ne tür bir yazı yazacağına. Bir öykü mü olacak bu yazdığın, bir makale, fıkra, deneme… Karar vermelisin bir defa buna. Arkasından okunmaya değecek bir mevzu bulmalısın. Okuyan bir şeyler öğrenmeli mi yoksa okuduğunda eğlenmeli mi? Karar vermek çok önemli. Yazdıkların…” diye sürdürürken akıl sözlerini kaçtı kalem tutan el aklından.
Sürüp giden konuşmadan korkup, gerisin geriye geldi gönlüne, “kurtar beni” dedi, “yorgunu yokuşa sürdü aklım yine”.
“Oooo, iyi alışmışsın sen tembelliğe. Doğru söylüyor ne söylüyorsa. Hemen pes ettin yine hayırdır” dedi gönlü. Koca kalem, küçücük çocuk gibi bir aklı bir gönlü gidip gelmekten acze düştü yeniden. Küstü sonra kendi kendine.
“Madem yardım etmiyorsunuz bana, vazgeçtim. Tek başıma da yazarım ben” deyip sıyırdı bedenini ruhundan sanki. Temiz bir kâğıt koydu önüne. Kesik uçlu dolma kalemine, silahına mermi doldurur gibi çekti mürekkebi. Çekip çıkardığı ruhunu tanımadığı bir isme giydirdi, Boyacı Yaşar oldu durduk yerde. Sonra sayfanın başından bir “Bismi Allah” lafzıyla başladı söze. Kısacık zamanda bir boyacı yaşar dünyaya geldi. Özlemleri, hayata karışmış. Döküldü mısralar birer ikişer. Ayıkladı benzerlikleri arkasından. Bittiğinde geçip karşısına kendi sesini boyacı yaşara yükleyip okudu hayatını son bir defa daha. Bir şarkı duyuldu yalnız odasında sanki. İki damla gözyaşı süzüldü yanaklarından. Bir defa daha okudu sonra yeniden bir defa daha. Tamam diyene kadar sürdürdü okumalarını. Sevdi boyacı yaşar’ı ve bir isim verdi mısraların başına. Ağırına gitse de bir isim vermek. Olduğu haliyle kalsın istedi ama olmazdı. Lüzumsuz buldu bir isim vermeyi bu sebeple “işgüzarlık benimkisi” deyiverdi. Daha da büyüdü şiiri gözünde.
Beğenince, öptü dolma kalemini ve usulca koydu muhafazasının içerisine.
“Gördün mü bak, isteyince yazabiliyor muşsun demek” dedi gönlü.
Gülümsedi kalemini yerine koyan elin sahibi. “Ah be gönlüm, sen ve doğruyu gösteren aklım olmasa çıkar mıydı bunlar kalemimin ucundan. Sizden azade tek kelam ettim mi ben. Ne kadar yürü derseniz deyin. Sizden ayrı gayrı yürür mü ömrüm. Kalemi elime verende, sizi bana lütfeden de aynı memba. Lütfû bol olanın adını kelamın başına, boşuna mı koydum sanıyorsun. Ne yek ben, ne sen, ne aklım… Her zerremizle onun emrinde onun iznine bağlıyız…”
Gönlü güldü adamın. Gönlü gülünce yüzü güldü. Gülümseyiş ömrüne sirayet etti bu dakikadan sonra.
YARIM KALAN ŞİİRLER
“Bence”ler birikiyor içimde. “Bencillik” olmasın diye sus diyorum kendime, sence diye bir şey yok. Her kes kendince yaşıyor ve elinde hasbelkader kalemde varsa sencileyin yazıyor ucundan kıyısından. “Bence” bitmeyen şiirler okuyorum, yazıyorum. Benden bir şeyler bulmak için ya da bu delilik halime bir çare olsun diye birkaç satırın derdindeyim.
Delikli süzgeçler koyuyorlar önüme. Başlıyorlar elemeye. Gülüyorum. Gülüyorum çünkü nasıl bir süzgeç olur adam olanın zihninden geçenleri elemeye.
“Bak bu isyan. Ayıkla gitsin. Yaramaz bize. Burada da biraz mutluluğu varmış geçim sıkıntısı az gelmiş, bunun yerine biraz hastalık verelim. Hımm şu da adelet duygusu mudur nedir, hemen temizleyelim. Çıkartalım bu adamın aklından bunları. İyisi mi bir kalem verelim şunun eline. Biraz da gaz, iyi yazıyorsun der nasılsa bir iki kişi. Bırak sonra bunu piyasaya, uğraşsın dursun anlatacağım diye doğru bildiklerini insanlara.”
Birileri bizimle ilgili böyle şeyler düşünüyor mu gerçekten. Aklını oynatmak işten bile değil eğer öyleyse. Düşünsene. Yıllarca yaşamışsın dünyayı ve doğrular bulmuşsun öğretilenlerin üzerine eklemişsin, biri bir gün karşına dikilmiş bunu bulacağını biliyorduk zaten diyor. Ne kötü bir son olur yahu.
Yazarken en çok didaktik olmaktan korktum. Bilimsel verilerden kendi bilme ve fark etme sürecime giden bir yolum vardı. Söylenene hemen inanmamak üstüne gidip test edip onaylamak istedim her zaman. Bu yüzden budur şudur cümleleri kurmayı hiç sevmedim. Engel olamadığım zamanlarım olsa da.
Şimdi çok sevdiğim onca insanın arasında sevgisini bir tarafa bırakabilip yazdıklarımı değerlendirebilen gönül dostlarım yaz demeseler bugün bırakırım yazmayı. Nedenini bilmiyorum ama yaz diyorlar. Tadım yok aslında. Yazasım kaçıyor usul usul. Bahar geliyor. Ama kış doluyor içime inadına. Kalabalıklar yalnızlığıma engel olamıyor. Yazmak akıl işi değil diyorum kendime. Susmak işime gelmiyor. Susmak birikmektir oysa. Birikip taşmaktansa usul usul içimi boşaltmak artçı sarsıntılarla büyük depreme engel olmak gibi geliyor.
Az rastlanır cinsten, pek nadir bulunan dostlarım var benim. Tertemiz pırıl pırıl insanlar. Gönüllerinde bahar bahçelerini anında büyütebilen insanlar. Cinsiyetlerinden azade “İnsan” olabilen insanlar. Hani canını teslim etsen kıyamayıp paçanızdan tutarak cennete sürüyecek evsafta. Hatalarımı bilen, kendi hataları olduğunu görebilen ama bunlarla uğraşmaktansa olduğu haliyle sevip, düzeltebilesin diye yanında aslanlar gibi yer alabilen insanlar. Kendi tanrılarına sahip çıkıp sevip sayan, kendi siyasi felsefeleri ve hayat felsefeleri olan adamlar.
Birbirimizi düzeltmeye kalkmadığımız, doğrunun tek olmadığının farkında olan insanlar. Öyle de saygılılar ki topallayan gönlüme ve görmeyen kör gözlerime. İnsanın zenginliği cüzdanının kalınlığıyla ilgili değil dedirten insanlar.
Birine sevdiğimi söylemem ne kadar kolaydır bilen bilir. Ve her sevdiğimi Yaratan’dan ötürü aşkla sevmeyi başarabildiğim insanlar. Peki ya Dost. Dostluğum iyidir benim. Hiç unutmam. Kimseyi unutmam. Aradan kaç yıl geçerse geçsin bulup hal hatır sorabilirim ama hesap sormam asla. Bu yüzden bir adam Dostum olabiliyorsa emin olun imbikten geçe geçe o payeyi almıştır.
Sevgilim olan sevgime, aşkım olan aşkıma layık olandır. Ama dostum olan, benim olan her şeyin benden sonraki mirasçılarındandır.
Delikli süzgeçler koyuyorlar önüme. Başlıyorlar elemeye. Gülüyorum. Gülüyorum çünkü nasıl bir süzgeç olur adam olanın zihninden geçenleri elemeye.
“Bak bu isyan. Ayıkla gitsin. Yaramaz bize. Burada da biraz mutluluğu varmış geçim sıkıntısı az gelmiş, bunun yerine biraz hastalık verelim. Hımm şu da adelet duygusu mudur nedir, hemen temizleyelim. Çıkartalım bu adamın aklından bunları. İyisi mi bir kalem verelim şunun eline. Biraz da gaz, iyi yazıyorsun der nasılsa bir iki kişi. Bırak sonra bunu piyasaya, uğraşsın dursun anlatacağım diye doğru bildiklerini insanlara.”
Birileri bizimle ilgili böyle şeyler düşünüyor mu gerçekten. Aklını oynatmak işten bile değil eğer öyleyse. Düşünsene. Yıllarca yaşamışsın dünyayı ve doğrular bulmuşsun öğretilenlerin üzerine eklemişsin, biri bir gün karşına dikilmiş bunu bulacağını biliyorduk zaten diyor. Ne kötü bir son olur yahu.
Yazarken en çok didaktik olmaktan korktum. Bilimsel verilerden kendi bilme ve fark etme sürecime giden bir yolum vardı. Söylenene hemen inanmamak üstüne gidip test edip onaylamak istedim her zaman. Bu yüzden budur şudur cümleleri kurmayı hiç sevmedim. Engel olamadığım zamanlarım olsa da.
Şimdi çok sevdiğim onca insanın arasında sevgisini bir tarafa bırakabilip yazdıklarımı değerlendirebilen gönül dostlarım yaz demeseler bugün bırakırım yazmayı. Nedenini bilmiyorum ama yaz diyorlar. Tadım yok aslında. Yazasım kaçıyor usul usul. Bahar geliyor. Ama kış doluyor içime inadına. Kalabalıklar yalnızlığıma engel olamıyor. Yazmak akıl işi değil diyorum kendime. Susmak işime gelmiyor. Susmak birikmektir oysa. Birikip taşmaktansa usul usul içimi boşaltmak artçı sarsıntılarla büyük depreme engel olmak gibi geliyor.
Az rastlanır cinsten, pek nadir bulunan dostlarım var benim. Tertemiz pırıl pırıl insanlar. Gönüllerinde bahar bahçelerini anında büyütebilen insanlar. Cinsiyetlerinden azade “İnsan” olabilen insanlar. Hani canını teslim etsen kıyamayıp paçanızdan tutarak cennete sürüyecek evsafta. Hatalarımı bilen, kendi hataları olduğunu görebilen ama bunlarla uğraşmaktansa olduğu haliyle sevip, düzeltebilesin diye yanında aslanlar gibi yer alabilen insanlar. Kendi tanrılarına sahip çıkıp sevip sayan, kendi siyasi felsefeleri ve hayat felsefeleri olan adamlar.
Birbirimizi düzeltmeye kalkmadığımız, doğrunun tek olmadığının farkında olan insanlar. Öyle de saygılılar ki topallayan gönlüme ve görmeyen kör gözlerime. İnsanın zenginliği cüzdanının kalınlığıyla ilgili değil dedirten insanlar.
Birine sevdiğimi söylemem ne kadar kolaydır bilen bilir. Ve her sevdiğimi Yaratan’dan ötürü aşkla sevmeyi başarabildiğim insanlar. Peki ya Dost. Dostluğum iyidir benim. Hiç unutmam. Kimseyi unutmam. Aradan kaç yıl geçerse geçsin bulup hal hatır sorabilirim ama hesap sormam asla. Bu yüzden bir adam Dostum olabiliyorsa emin olun imbikten geçe geçe o payeyi almıştır.
Sevgilim olan sevgime, aşkım olan aşkıma layık olandır. Ama dostum olan, benim olan her şeyin benden sonraki mirasçılarındandır.
1 Mart 2008 Cumartesi
ANLA
Saçı sakalı uzayan pir’in
Yolu kesilmez
Karınca bile yürüse
Bakmak yürek ister derin gözlerine
Okur diye kalbinden
iyi kötü geçirdiklerini
Ve tüm akıllar yoksundur
Aşkın alfabesini bilmedikçe
Sınıf atlatmazlar adama
Ellerindeki yanıklara inat
Bu sebepten
Her selam vermesinde ehl-i
Gönlüne koyar sağ elini
Sahici bir ay ışığı vardır diyen
Aklı evvel çoktur da
Esastan hükmü bozulan
Bir maşuk bulunmaz
Öyle ulu orta
Ulu Cami’nin avlusunda
Takiyye anlatılan bu aşk masalları
A canım…
Yalancıyı sevmem deme
Seversin uydurunca sevdiğini
Hele bir de kılıfı hazır olmasa
Eline bırakacağı ayrılığın
Alıp kaçasın gelir ya dağa bayıra
Üşürsün tek başına kalakalınca
Bir basamak mı yüksektir
Binincisi mi…
Kaçıncısına kısmetse terk edilişin
O basamak uçurumdur sana
Ne kadar uzak olsa da
Yarılır yer bağrında
Kanar aldatılışına
Bir zaman yalnız uyursun
Hatta unutursun
Kuşlar konar uzayan saçına
Bahar öper dudaklarından
Filiz verir yine gülüşlerin
Giden gittiğiyle kalır
Hiç bir şey olmaz sana
Terk edilse de insan
Yaşamak güzeldir
ANLASANA…
Yolu kesilmez
Karınca bile yürüse
Bakmak yürek ister derin gözlerine
Okur diye kalbinden
iyi kötü geçirdiklerini
Ve tüm akıllar yoksundur
Aşkın alfabesini bilmedikçe
Sınıf atlatmazlar adama
Ellerindeki yanıklara inat
Bu sebepten
Her selam vermesinde ehl-i
Gönlüne koyar sağ elini
Sahici bir ay ışığı vardır diyen
Aklı evvel çoktur da
Esastan hükmü bozulan
Bir maşuk bulunmaz
Öyle ulu orta
Ulu Cami’nin avlusunda
Takiyye anlatılan bu aşk masalları
A canım…
Yalancıyı sevmem deme
Seversin uydurunca sevdiğini
Hele bir de kılıfı hazır olmasa
Eline bırakacağı ayrılığın
Alıp kaçasın gelir ya dağa bayıra
Üşürsün tek başına kalakalınca
Bir basamak mı yüksektir
Binincisi mi…
Kaçıncısına kısmetse terk edilişin
O basamak uçurumdur sana
Ne kadar uzak olsa da
Yarılır yer bağrında
Kanar aldatılışına
Bir zaman yalnız uyursun
Hatta unutursun
Kuşlar konar uzayan saçına
Bahar öper dudaklarından
Filiz verir yine gülüşlerin
Giden gittiğiyle kalır
Hiç bir şey olmaz sana
Terk edilse de insan
Yaşamak güzeldir
ANLASANA…
SALKIM SAÇAK BAHAR
Salkım saçak bir bahar kapıda
Etekler uçuşacak yine
Ve tüm güzel omuzlar fora
Bayram yerine dönecek yine dünya
Gözler gönüllerle şenlenecek
Bir dolu sevda filizlenecek
Aşk sanılacak
Yanılacak aşka âşıklar
Batan güneşin kızıllığında
Salkım saçak olacak hanımelleri
Saracak kokulu bir bahar
Konya’nın sokaklarını
Bir koşuşturmanın
Adı olacak yaşamak
İntihara meyli olanlar
Kışa saklayacaklar heveslerini
Ziyarete duracaklar bir defa daha
Üçlerin sakinlerini sahiplenen
Kocaman servileri
Salkım saçak kız çocukları
Tırmanacaklar kiraz dallarına
Kırılmasın kolları diye duaya duracak
Parlayan güneş ışıldayan yapraklarda
Ve gevrek dallarında
Kızaracak meyvelerin yüzleri
Güzel kızların söylediği türkülerin
Takıldığı kulaklarda
Küpe çiçekleri süsleyecek
Yaşlı kadınların pervazlarını
Misafir bekleyecekler pencerelerinde
Ellerinde iğne oyalarının nasırları
Sabahtan sinen börek kokuları
Kışlıkların arasına saklanacak
Ölümlü korkuları…
Salkım saçak bir hayatı bırakacak
Adı bahar konulan o kaçak…
Etekler uçuşacak yine
Ve tüm güzel omuzlar fora
Bayram yerine dönecek yine dünya
Gözler gönüllerle şenlenecek
Bir dolu sevda filizlenecek
Aşk sanılacak
Yanılacak aşka âşıklar
Batan güneşin kızıllığında
Salkım saçak olacak hanımelleri
Saracak kokulu bir bahar
Konya’nın sokaklarını
Bir koşuşturmanın
Adı olacak yaşamak
İntihara meyli olanlar
Kışa saklayacaklar heveslerini
Ziyarete duracaklar bir defa daha
Üçlerin sakinlerini sahiplenen
Kocaman servileri
Salkım saçak kız çocukları
Tırmanacaklar kiraz dallarına
Kırılmasın kolları diye duaya duracak
Parlayan güneş ışıldayan yapraklarda
Ve gevrek dallarında
Kızaracak meyvelerin yüzleri
Güzel kızların söylediği türkülerin
Takıldığı kulaklarda
Küpe çiçekleri süsleyecek
Yaşlı kadınların pervazlarını
Misafir bekleyecekler pencerelerinde
Ellerinde iğne oyalarının nasırları
Sabahtan sinen börek kokuları
Kışlıkların arasına saklanacak
Ölümlü korkuları…
Salkım saçak bir hayatı bırakacak
Adı bahar konulan o kaçak…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)