21 Şubat 2008 Perşembe

İNSANLIKTAN ZOMBİLİĞE

Kolay olmadı büyümek… Hiçbir zaman kolay değildi yaşamak. Sana anlattıklarım ve anlatmadıklarım ve yaşadığım binlerce gün, kolay yetiştirmedi beni bu yaşıma. Yaşlı ama çok becerikli bilge bir adamın çocuğu olmak bile başlı başına büyük bir işti. Her an olgunluk beklenen çocuklardık biz. Yoktan anlayan, varı saklayıp zor zamanlara taşıyan, hâsılı cebindekini ailesinin bir adım ötesinde kendi kendine yiyemeyen çocuklardan olduk her zaman.

Ağaç dikin derdi bilge adam. Dünya da dikili ağacınız olsun. Bu yüzden ağaç dikmeyi her zaman sevdim ben. Kazmayı tutmayı öğretti. Toprağın bağrında çukur açmayı ve çukurdaki toprağı kürekle kenara almayı öğretti. Sonra köklerini incitmeden bir ağacın o çukura nasıl yerleştirileceğini üzerini toprakla örttükten sonra CAN suyunu dualarla dökmek gerektiğini öğretti.

Bilge bir adamın çocuğu olmak çok gurur vericiydi. Aynı adı taşımaksa bir o kadar sorumluluk yükledi küçük omuzlarımıza.

Toprağın içinde büyümek ve ağacın köklerini gömerek yetişmek ölümü kabullendirdi en temiz haliyle. Yeniden yeşerilecek baharların geleceğine delildi her dikilen ağaç. Bu sebeple ölüm doğumun öpe öz kardeşiydi. Öldürende doğ emrini verende aynı makamda oturuyordu.

Ve söküğümüzü dikmeyi öğretti, bilge kişinin hayatı boyunca sırt sırta verdiği o güzel kadın. Gözü arkada kalmadan emanet ettiği bir yuvası vardı. Büyük patron derdi yeşil gözlü kadına. Hayatı hiçbir zaman kolaylaştırmamaya yemini vardı sanki.

İlk çocuğa alınan kılığı sırasıyla giyerdik. Bu yüzden sonuna kadar iyice eskirdi kıyafetlerimiz en son bahçede çalışırken giyilir, arkasından kullanılmaya müsait olan kısımlarından ben diyeyim el bezi siz deyin ki tahta bezi yapılırdı. Ahşap evin tahta dizemelerini silerdik her Allahın günü eski kazaklarımızı yâd ederken. Gülüşürdük “bu senin kazağındı hatırlıyor musun?” diyerek. Ve bilirdik ki, düşse bile ayak altına hiçbir şey ziyan olmaz mutlaka bir işe yarardı.

Bilge adam uzun zaman yaşadı dünya da. Yeşil gözlü güzel kadın hala evinin tek bekçisi. Ve hayat hiçbir zaman kolay olmadı gülen yüzlerimize.

Güzel kadın hep şunu söylerdi, “bu ev eskileri yeni yaparak alındı siz de eskinizin kıymetini bilin”.

Hala, evlerimizde haddinden fazla değerlendirilmeyi bekleyen bir dolu şey var. Atmaya kıyamadığımız, kullanmaya vakit bulamadığımız alınıp alınıp biriken. Haksızlık ettiğimiz değerlendiremediğimiz hayatlarımız gibi ziyanı sebil olan, duygularımız birde.

İstediğimiz halde elde edemediklerimizin yası olmadı hiç gözlerimizde. Elimizde olanları ziyan edişlerimize ağlamayı öğrenmişiz yıllar yılı. Hayır doğru değil “vaktimiz yok” sözlerimiz. Vakitten çok neyimiz var. Bulaşıklarımızı makineler yıkıyor, kazanlar kurmuyoruz bahçelerimize çamaşırlarımızı yıkamak için. Çoğumuz, kendi evladını bile kendi büyütmüyor. Doğar doğmaz büyükannelere teslim ediyoruz sabahtan akşama, yürür yürümezde kreşlere, bakıcılara tutuşturuyoruz. Sözde evlat yetiştiriyoruz…

Vakit… Kendi evlatlarımıza bile yetmiyor mu? O halde neden dünyaya getiriyoruz. Hâlbuki sınavlara girecekleri zaman bizler değil miyiz “oku da büyük bir adam ol” diyen. Hiç bir şey vermediklerimizden ne çok beklentimiz var. Bir yolu olsa drajeler halinde vereceğiz sevgiyi ve mutluluğu. Gerekçemiz hazır, kendimize bile ayıracak vaktimiz yok.

Biz kimiz? Hayatın neresindeyiz. Ne kadar tanıyoruz artık kendimizi? Neden bitmiyor tersine artıyor bunca soru, aklımızda? Dostlar alışverişte görsün hesabı bir hayat bu yaşadığımızı zannettiklerimiz.

İşin aslı dışımızda kalan şartlar değil bizi bu kadar canımızdan bezdiren. Aslımızı kaybetmiş haldeyiz. Kimileri maskelerle gezmekten bahsediyorlar. Maske mi? Biz yaşamıyor yalnızca yaşar gibi yapıyoruz aslında. Uyan uyu arası günler, ye-iç gez-toz ve vakti gelince öl ömürler…

Hâlâ hayattan bir dolu beklentisi olan insanlar görüyorum. Bekliyorlar… Hayatıma biri girse de mutlu olsam diyerek bekleyenler, çocuklarını yük gibi görüp büyüseler de rahat etsek diyenler, lotodan para çıkmasını isteyenler… Beklentileri öyle çok ki.

YA BİZDEN BEKLENENLER...

Beş yaşındaki bir çocuğun sorduğu soru geliyor aklıma: “Neden bu adamın bir ayağı yok, benim, senin ve herkesin iki tane olduğu halde?”

Şöyle söylediğimi hatırlıyorum : “Her birimizin iki eli iki kolu var, iki eli iki kolu olmayanların işlerinde yardım edebilelim diye. Bizim iki ayağımız var olmayanlar içinde çalışabilelim diye”.

Toplumsal dayanışma. Öleli öyle uzun zaman olmuş ki. Artık ihtiyacı olanlara yardım etmek şöyle dursun, evin daha lüksüne ulaşmak, arabanın son modelini, cep telefonunun en pahalısını almak herkesin birinci önceliği haline gelmiş. Onları da bir anlamda haklı buluyorum aslında. Kimin ihtiyacı var bilmek o kadar zor ki artık. Parası olan bile yok diye ağlıyorken.

Bu kadar uzun anlatmanın bile bir gereği yok aslında. Değil mi ki herkes kendi doğrularıyla yaşıyor ve birileri ne söylerse söylesin iki adım ötede unutulacak nasılsa tüm söylenenler. Yaşlılık alameti gösteriyorumdur belki de. Doğru nedir, nerededir? Göreceli durumlar bunlar. Kim işin aslı budur diyebilir?

Roma dönemi hanedanlıkları gözlerimin önüne geliyor anlatılanlardan yola çıkarak. Zevk ve eğlence içerisinde yaşarken, durmadan yedikleri, istifra edip yeniden yemeye devam ettiklerini anlatıyor tarihçiler. Çok benzer yanlar buluyorum, bugünlerle. Yazık ki amacından sapmış ihtiyaç listelerimiz var. Düşünmeden yaşadığımızı fark ediyorum. İlerleyen bilim ve teknolojiye rağmen, ilkel kalan insanlığımızı seyrediyorum. Hala birbirinin özgürlüklerini bile kabullenemeyen güruhlar halinde yaşamaya devam ediyoruz. Özgürlüklerimiz kıymete değer düşünce sistemleri değil. Eskilerin dedikleri gibi “Alma ağacı altı çocukları” olmuşuz. Hayatı anlamlandıracak hiçbir şey üretmiyoruz. “Zombi”ler gibi iki ayağımızın üzerinde ölü, anlamsız, kokuşmuş ruhlarımızla dolaşıyoruz.

Hiç yorum yok: